«Cuma Babı»

«Cuma Babı»

Cuma kelimesi Lügatcılara göre; mimin sükunu ile;

Kurra ile fukahaya göre; ise zammı ile okunur. Hümeze ve lümeze-kelimelerinde olduğu gibi, mimin fethi ile okuyanlar olmuştur. îctimâ-dan alınma bir isimdir. Cahiîiyet devrinde cuma'ya «Arûbe» derlerdi.

Kâhî diyor ki : kelimeleri cuma'ya izafe edilmiş; sonra istimal çoğalarak muzaf hafzolunmuştur». Mâamâüh yine muzaf olarak kullanıldığı vardır. denilir.

Burada cumadan murad : Cuma namazıdır. Cuma namazı, kitap. Sünnet, Icmâ-ı Ümmet ve Kıyasla sabit muhkem bir farz-ı ayındır. Bi­naenaleyh onu inkâr eden dinden çıkar.

Kemal ibni Hümam (788—861) «Fethü'l-Kadîr» nâmmdaki ese­rinde : «Cuma, Kitab, Sünnet ve İcma' ile sabit olmuş muhkem bir fa­rizadır. Onu inkâr edenin küfrüne hükmolunur.» dedikten sonra cuma namazının bütün delillerini sıralıyor ve sonra da şunları ilâve ediyor : «Bu bâbda sözü bir gûnâ uzatmamız, bâzı cahillerin Hanefî mezhebine cumanın farz olmadığını nisbet ettiklerini işittiğimiz içindir. Bunların hatalarının menşei Kudûrî'nm ilerde gelecek olan şu sözüdür: «Bir kimse cuma günü hiçbir özrü yok iken evinde öğleyi kılsa şu yaptığı kendisine mekruh; fakat namazı caiz olur.» Kudûrî buradaki mek­ruh sözünden haram mânâsını kasdetmiştir. Haram olması farzı terk ettiği içindir. Öğle namazının sahih olmasını ileride göreceğiz. Filhakika ulemâmız cumanın öğleden daha müekked bir farz olduğunu ve onu in­kâr edenin küfrüne hükmolunacağını tasrîh etmişlerdir.

Cuma namazının kitâbdan delili; [167]«Ey İman edenler, cuma gününde namaz için eian okunduğu zaman hemen Allah'ın zikrine şitab edin ve alış-verişi bırakın» âyct-i kelimesidir sidir.

Bu âyetteki zikirden murad: Zahirine göre namazdır. Maamafih hut­be de olabilir. Ve her iki takdire göre de cuma namazının farz olduğu­nu ifade eder. Tefsirde zikirden murad : Namaz ile hutbedir denilmiştir ki, en doğrusu budur.

Sünnetten delili : Bu bâbda görülecek hadîslerdir.

İcmâdan delili :

Ulemâ-ı ümmetin cuma namazının farz olduğuna ittifak etmeleridir.

Kıyastan delili :

Biz cuma günü, öğle namazını cuma kılmak için bırakmakla me­mur olduk. Halbuki öğle namazı, kılınması lâbüd bir farzdır .Binaena­leyh onu terk etmek, yerine ancak cndan daha kuvvetli bir farzı yap­mak için caiz olabilir.

Cuma namazının şâir namazlardan fazla olarak bir takım şartları vardır ki, bunlar; biri vücûbunun, diğeri sıhhatinin şartları oîmak üze­re iki kısımdır.

Vücûbunun şartları :

Hürriyet, erkeklik, mukim olmak, sıhhat, ayakların ve gözlerin se­lâmeti gibi şeylerdir.

Sıhhatinin şartları ise:

Cuma kılınacak yerin şahir hükmünde olması, cemaat, hutbe, dev­let reisi veya naibi, vakit, umumî izin gibi şeylerdir. Şartlarının hepsi veya bazısı bulunmadığı zaman cuma kılmak sahih olmaz. Nitekim bunlar mümkün olduğu kadar bu bâbda görüleceklerdir.[168]

469/352- «Abdullah ibni Ömer ve Ebu Hüreyre radıyaüahü anhüm' den rivayet edilmiştir ki, Resûlüllah Sattaltahü aleyhi ve seîlem'l min-1»rinin ağaçtan basamakları üzerinde :

— Ya bir takım kimseler cumaları terk etmekten vazgeçecekler; yahut mutlaka Allah onların kalplerine mühür vuracak; bundan sonra artık gerçekten gafiller­den Olacaklar.» derken îşitmİşlerdir.[169]

Bu hadîsi, Müslim rivayet etmiştir.

Hadîs-i şerifte mevzuu bahis olan minber, topraktan yapılan min­berle, hurma kütüğünden yapılan minberden başkadır. Bunu Hz. Pey­gamber (S.A.V.)'e hicretinin yedinci veya sekizinci senesinde ensârdan bir kadının Maymun ismindeki kölesi yapmıştı. Bu zat doğramacı uii. Ve minberi üç basamaklı yapmıştı. Bu şekli ile Hz. Muavîye zamanıi;;» kii da t' devam etli. Hz. Muaviye zamanında Mervan ona alt kısmından alt] basamak daha ilâve etti. Hz. Muaviye minberin Şam'a naklini istemiş ve bu bâbda Mervan'a talimat yazmıştı. Mervan da bu talimata uyarak minneri sokmuştu. Bu esnada Medine'de müthiş bir güneş tutulması ol­muş; her taraf karanlık içinde katmıştı. Bunun üzerine Mervan bir hut­be îrad ederek minberi kendi re'yi ile değil, emirü'l-mü'minîn'in emri ile söktüğünü anlatmış; basamak ilâvesini de cemaat çoğaldığı için yap­tığını beyan ötmişti. Neticede minber yine yerinde bırakıldı ve niha­yet ( — 654) tarihinde Mescid-i Nebevi yandığı zaman, o da birlikte yan-ftj.

Hadîs-i şerifde buyruluyor. Hairn: Bir şeyin üzerine yüzüğü veya mührü vurmakla onu Örtmek ve gizlemek; bu suretle ona. kimsenin muttaiî olamamasını temin etmektir. Burada istiare vardır. Kalplerin hakkı kabulden imtina etmesi ve hakkın onlara nüfuz etme­mesi mühürlü olup da, içine bir şey girmeyen eşyaya benzetilmiştir. Bu muamelede Allah'ın emrine imtisal etmeyip, cumaya gelmemelerinin cezasıdır. Bundan sonra, artık kendilerine fayda verecek amelleri ya-pamıyacak ve zararlılarından kaçınamıyacaklardır.

Bu hadîs-i şerif cuma namazını kılmayanlara en büyük bir ihtar ve zecir olduğu gibi, onu terk etmenin en büyük şaşkınlık sebeplerinden olduğuna da delildir. Cuma namazının mutlak surette farz olduğuna icmâ-ı ümmet vardır. Ekser ulemâya göre farz-ı ayındır. Farz-i kifaye-dir diyenler de olmuştur.[170]

470/353- «Selemetü'bnü Ekva[171] radıyallahü anh'den rîvâyet edil­miştir. Demiştir ki : Biz Resûlüllah Salîallahü aleyhi ve seUem ile bir­likte cuma namazını kılar, sonra duvarların henüz gölgelenecek kadar gölgesi yokken namazdan dağılırdık.»[172]

Bu hadîs, müttefekun aleyh'dir. Lâfız Buhârî'nindir. Müslim'in bir lâfzında ise :

«Peygamber (S.A.V.) ile birlikte cumayı güneş zevale erdiği vakit kılar; sonra gölgeyi takip ederek, dönerdik.» denilmiştir.

Hadîsi, Imâm-ı Müslim de Hz. Seleme'den rivayet etmiştir.

Bu hadîs, güneş zevale erer ermez, cuma namazına gitmenin lüzumuna delildir. «duvarların gölgesi yokken» cümlesindeki nefî, asıl gölgeyi değil, kaydî nefîydir. Yani hiç gölge yok­ken değil gölgelenecek kadar gölge yokken namazdan dağılırdık demek-dir. Bu te'vil cuma namazının vakti öğle vaktidir diyen cumhur ulemâ' ya göre muteberdir.

îmâm-i Ahmed İbni Hanbel (164—241) iîe bazı ulemâ cuma na­mazının zevalden önce kılınabileceğine kaildirler. Hanbelîlerce cumanın vakti, bayram namazının vaktinden başlar. Her şeyin .gölgesi iki mis­line vardıkta biter. Ancak zevalden önce kılınması caiz, sonraya kalır­sa kılınması farzdır. Efdâl olan zevalden sonra kılmaktır.

Mâllkîler'e göre; cumanın vakti öğlenin vaktinden başlar; güneş kavuşuncaya kadar devam eder Yalnız güneş kavuşmadan cumanın hutbesiyle beraber bitmiş olması şarttır. Güneş kavuşuncaya kadar, cuma namazı bitmiyecekse, o zaman yalnız öğle kılınır. Maamafih, cumanın hutbesi zevalden evvel okunabilir. Cuma namazı kılınırken, va-Idt çıksa, kılınan namazın hükmü de ihtilaflıdır.

Haneflîler'e göre, cuma namazı tamam olmadan vakit çıkarsa na­maz bâtıl olur.

Hanbelîler e göre, cuma namazına öğlenin vaktinde başlarlar da, kılarken vakit çıkarsa, namazı cuma olarak tamamlarlar.

Mallktler'e göre, cumayı tam olarak kılacaklarını kestirerek niyetr lenmiş de, sonra tamamlıyamadan güneş batmışsa, bakılır;

Eğer secdeleri ile birlikte tam bir rek'ât kıldıktan sonra güneş ba­tarsa, o namazı cuma olarak tamamlarlar. Bir rek*ât tamamlanmadan, batarsa, namazı Öğle olarak tamamlarlar.

Şaflîlerce; Cuma namazı kılmaya yetecek kadar bir vakit içinde namaza niyetlenirler de namazı uzatarak vakit çıkarsa, namaz bâtıl olmaz. Onu öğle namazı olarak tamamlarlar. Vakit çıktı mı artık imam gizli okur. Namazı bozarak yeniden öğleye niyetlenmeleri haramdır. Fakat vakit daraldıktan sonra yetecek zannı ile niyetlenirler de namaz da iken vakit çıkarsa, artık o namaz bâtıl olur; Öğleye dönmez.

Imâm-ı Ahmedle MâHk (93 — 179) Müslim ile İmâm-ı Ahmed'in tahric ettikleri Câblr hadîsi ile istidlal ederler. Bu hadîste şöyle denili­yor :

«Peygamber SaüaTlahü aleyhi ve sellem, cumayı kılar; sonra develerimizin, yani su çeken de­velerin yanına gider; onlara güneş zevale erdiği vakit, istirahat verir­dik.»

Dâre Kutnî (30&-385) de Abdullah İbnİ Seyhan'dan şu hadîsi tah­ric etmiştir :

Şeybam» Demiştir ki: Ebu Bekir'le beraber cumada bulundum; onun hulbesî ve namazı günün yarısından evveldi. Sonra Ömerie beraber cumada bulundum. Onun da namazı İle hutbesi gündüzün zevaline kadar diyeceğim, dsvaro Hasılı bunu tayîb ve İnkâr eden bir kimse görmedim.

Bu hadîsi, îmâm,-ı Ahmed'in oğlu Abdullah rivayet ettiği gibir İbni Mes'ud, Cabir, Sa'id ve Muaviye gibi ashâb-ı kiramdan dahi zeval­den önce kıldıkları rivayet olunmuştur.

Hadîs-i şerif lmâm-% Ahmed'in delilidir. Cumhur ulemânın te'viline : «Peygamber (S.A.V.)'in cumayı sure-i cuma ve sure-i münafikîn ile kıldırması ve hutbe okuması muarızdır. Çünkü bu namaz, zeval­den sonra kılınmış olsaydı, namazdan dönerken, duvarların bir parça gölgesi olmak icap ederdi» diyenler olmuştur.

Cuma vaktinin zeval vakti olduğuna aşağıdaki hadîs de delâlet eder.[173]

471/354- «Sehl ibni Sa'd[174] radtyallahü anhüma'dan rivayet edil­miştir. Demiştir kî: Biz ancak cumadan sonra kaylûîe yapar ve yemek yerdik.»[175]

Bu hadîs, müttefekun aleyh'dir. Lâfız Müslim'indir. Bir rivayette «Resûlüllah (S.A.V.) zamanında» denilmiştir.

Kaylûle ve «makiyi» : Günün yarısındaki istirahattır. Uyku ile de olur, uykusuz da.

Bu hadîs dahi yukardakinin delâlet ettiği hükme delâlet ediyor. Binaenaleyh bu da îmâm~ı Ahmed'in delîllerindendir. Musannif mer-' humun «Resûlüllah (S.A.V.) zamanında» rivayetini burada zikretmesi, birinci rivayette bu işi Hz. Peygamberin yaptığı ve takrir buyurduğu tasrih edilmemiştir, diye itiraz olunmaması içindir. Artık bu rivayeti zikir etmekle işin Peygamber (S.A.V.) devrinde olduğu ispat edilmiş oluyor. Onun zamân-ı saadetinde ise, Medîne-i Münevvere'de kendilerin­den başka kimse cuma kıldırmazdı. Şu halde hadîs-i şerif, doğrudan doğruya Resûlüllah (S.A.V.)'in namazım, haber veriyor demektir. Fa­kat bu hadîste cuma namazının zeval vaktinden evvel kılınacağına delîl yoktur. Çünkü gerek Medine'de, gerekse Mekke'de Kaylûle denilen istirahatla öğle yemeğinin vakti, öğle namazından sonradır.

«öğleyin İstirahat Nitekim, îçin elbisenizi çıkardığınız zaman» (1) âyet-i kerîmesi de aynı mânâya­dır. Şu kadar var ki, Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) cuma namazını zeval vaktinin başında kılmak için sür'at gösterir, öğleyi ise, zevalden biraz sonraya, yani cemaatın toplanacağı vakte geciktirirdi.[176]

472/355- «Câbir radıyaTlahü anh'den rivayet edilmiştir ki. Peygam­ber SaUaliahü aleyhi ve seUem, ayakta hutbe okuyordu derken. Şam­dan bir kervan geldi. Ve cemaat hemen ona doğru sökün etti. Tâ ki on iki kişiden maâdâ kimse kalmadı.»[177]

Bu hadîsi Müslim rivayet etmiştir.

Yüklü develer manasınadır. Hadîs-i şerif hutbeyi ayakta okumanın meşru olduğuna, hutbe için muayyen bir adet cemâ­at şart olmadığına delâlet ediyor. Binaenaleyh cuma namazı en az «kırk» âkil bâlîğ erkekle kılınır, diyen Şâfiîler ve Hanbelîler ile en az «onîkı» kişi İle kılınır diyen Mâlikîlerin aleyhine delildir. Ebu Hanîfe (80—150 ye göre : Cuma namazı imamdan maada en az üç kişilik bir cemaatla kılınır. Çünkü cuma zaten cemaattan alınmıştır. Cemi sâhîh ise üçtür. îmameyn'e göre ise imamdan maâdâ İki kişi cemâat cuma kılmak İçin kâfidir. Zira ikide de cemâat mânâsı vardır. Bu hadîste mevzuu bahis olan kıssa «»[178]«Bîr veya »ğlence gördüler mi ona doğru dağılırlar» âyet-i kerîmesinin nÜzûlüne sebep olan kıssadır.

Kâ tyaz (476__544) diyor ki: Ebu Davud'un mürsellerindeki rfvâyetine göre Peygambw (S.A.V.)'in o dağıldıkları hutbesi Cuma namazından sonra idi. Cemâat bu hutbeyi terk etmekte bir beîs yoktur zannı ile dağılmışlardı. Bu kıssadan evvel Hz. Peygamber cumayı hut­beden evvel kılardı.» Kadı tyaz : «Bu, ashâb-ı Resûlülâh'in hâline en muvafık olan bir şeydir. Onlardan beklenen, Hz. Peygamber (S.A.V.) ile birlikte namaz kılmayı terk etmemeleridir. Lâkin, namaz bittikten sonra artık kalkıp gitmenin caiz olduğunu sandılar.» diyor.[179]

473/356- «İbnî Ömer radıyallahü anhüma'ötın rivayet edilmiştir. Demiştir kî : Resûlülah BaUalîahü aleyhi ve sellem:

— Eğer bir kimse Cuma namazının veya başka bir namazın bir rek'âtına yetişirse, hemen ona bir rek'ât daha katsın, namazt muhakkak tamam oldu demektir» buyurdular.[180]

Bu hadîsi, Mesâi, İbnî Mâce ve Dâre Kutnî rivayet etmişlerdir. Lâ­fız Dâre Kutnî'nindir. îsnadı da sahihtir. Lâkin, Ebu Hatim mürsel ol­duğunu kuvvetli bulmuştur.

Hadîs imamları, bu hadîsi Bakiyye'den, o da Yunus ibni Yezid den, o da sâllm'den [181], o da babasından rivayet etmiştir. Ebu Dâ~ vud; (202—275) ile Dâre Kutnî, (306—385): «Bu hadîsi Bakiyye tek başına Yunus'tan rivayet etmiştir» diyorlar. îbni Ebi Hâtîm (247__327) «.El-îlel» de babasından rivayet ederek: «Bu hem metinde, hem de isnadda hatâdır. Hadîs, ancak Zührî'den, [182] o da Ebu Seleme' den, o da Ebu Hüreyre'den merfû olarak şöyle rivayet edilmiştir :

«Kim namazın bir rek'âtına yetişirse, muhakkak ona yetişmiştir.» «cuma namazı» kaydı vehimdir demektedir.

Bu hadîs, Hz. Ebu Hüreyre (R. A.J'den onüç tarikle, İbni Ömer (R. A./dan üç tarikle tahric edilmiştir. Fakat hepsi hakkında söz edil­miştir.

Hadîsde cuma namazına sonradan yetişenin, hutbenin hiçbir ye­rine yetişemezse bile, namazı sahih olduğuna delâlet vardır. İmâm-ı Âzam Ebu Hanîfe, İmâm-ı Şafiî ve diğer bazı ulemânın mezhebi de budur. Bazılarına göre ise hutbenin bir kısmına olsun yetişemiyenin cuma namazı sahih değildir. Bu hadîs .onların aleyhine delildir. Vâ-kıâ, hakkında söz edilmiş bir hadîs ise de birçok kollardan rivayet edilmiş olması, bir birini takviye eder. Onu Hâkim (321—405) dahi üç yoldan rivayet etmiştir. Bunlardan biri Ebu Hüreyre tarîkidir ki, bu tarîk hakkında Hâkim: «Şeyheyn» in şartı üzeredir der. Maamafih asıl olan, aleyhine delîl bulunmadıkça şartın mevcut olmamasıdır.[183]

474/357- «Câbİr İbnî Semüre radıyaBahü aniden rîvâyet edilmiştir ki. Peygamber SaUallahü aleyhi ve seUem ayakta hutbe okur; sonra oturur; sonra kalkar da ayakta hutbe okurdu. Binaenaleyh sana kim oturarak hutbe okuduğunu haber verdi ise, muhakkak hata etmiştir».[184]

Hu hadîsi, Müslim tahric etmiştir.

Hadîs-i şerif, her iki hutbenin ayakta meşru olduğuna ve bunların aralarını oturmak suretiyle ayırmaya delildir. Bu oturuş hakkında ule­mâ ihtilâf etmişlerdir. îmâm-ı Âzam Ebu Hanîfe (80—150) ye göre, ayakta durmak da oturmak da sünnettir. îmâm-ı Mâlik (93—179) ayakta hutbe okumanın vacib olduğuna, oturmak her ne kadar hut­benin sıhhatına dokunmazsa da, isaet teşkil ettiğine kâiî olmuştur. İmâm-ı Şafiî (150—204) ile diğer bazı zcvât, iktidarı olanlar ir.tn hutbenin ancak ayakta caiz olduğuna, oturarak okunmasının sa\ıh olmadığına zâhib olmişlardır. Bunların delili Resûlüllah (S.A.V.)im böy­lece dsvam buyurmuş olmasıdır. Hattâ Câbîr (R. A.) «Sana kîin otu­rarak hutbe okuduğunu haber verdi ise, muhakkak hata etmiştir.» de-mistir. Rivayete nazaran ashâb-ı kiramdan Ka'b ibnî Ücra (R.A.)[185] mescida girdiği zaman Abdurrahman ibni Ümmii Hakem oturduğu ycrden hutbs okuyormuş.Kâ'b, bunu iyi karşilamiyarak [186]«seni ayakta bıraktılar» âyetini okumuştur. Hattâ îbni Huzeymc (223 —311)'nin rivayetine göre «Bugünkü gibi, müslüman imam olan hiç bîr İmamı oturduğu yerden hutbe okurken görmedemiş; bunu iki defa tekrar'amışiır. tbni P1 Şr>ıi< (—234) Tavus'dan: Resûlü!?ah (S.A.V.) Ebu Bekir, Ömer ve Osr. an jyakta hut-be okudular; minberde ilk oturan Muavlye olmuştur.» dediğini rivayet ediyor. îbni Ebi Scybe Şa'bf'den dahi: «Nljavlye'nin ancak iç yağının ve etinin çokluğundan oturarak hutbe okuduğunu» rivayet öder.

Bu onun Özrünü göstermektir ki, zâten özür bulunursa, ötûr-arak hutbe okumak ittifâken caizdir. îmâm Buharı (194—25.v Ebür Safd'dcn şu hadîsi tahric etmiştir :

«Peygamber Saîlallahü aleyhi ve sellem, bîr gün minberin üze­rine oturdu. Bh de onun etrafına oturduk.» Ancak îmâm-ı Şafiî bunun cuma hutben olmadığım beyân etmiştir.

E . aya kadar görülen deliller hutbe esnasında ayakta durmanın ve oturnv nın meşru olduğuna delâlet eder. Fakat, ayakta durmanın farz oldu1a Keza hutbenin sahih olması için ayakta durmanm şart oldu­ğuna 1 fzc:ı bir delâlet yoktur.

Resûlüllah (S.A.V.)'in devam buyurdukları farzdır. Devam etmediği şeyler farz değildir. Binaenaleyh eğer Hbu Saîd hadî­sin f\» beyân olunan oturması cuma namazında ise sünnettir diyenlerin kn\Ii daha kuvvetli; bu sabit olamıyorsa, ikinci kavil daha kuvvetli .

Faide : Hatîb'in minbere çıktığı zaman selâm vermesi hakkında Şn'fn den şu hadîs rivayet edilmiştir:

«Resûîüiiah Saîlallahü aleyhi ve sellem cuma günü minbare çıktığı zaman cemaata karşı döner ve:

Es-selâmÜ aleyküm derdi. İlâh.» Yalnız bu hadîs mürseldir. İbvA Adiy (279—365) de şu hadîsi tahric etmiştir :

«Peygamber Salhzllahü aleyhi ve seltem, minberine yaklsçîı mı onun yanındakilere se­lâm verir; sonra minbere çıkardı. Cemâafa karşı yüzünü çevirdikte se­lâm verir; sonra otururdu». Ancak bu h;ıdisİ de îbni Adiy, îsa bin Abdullah Ensarî'nin rivayet etmiş olması sebebiyle zayıf addeder. Onu îbni Hibbân da aynı zâtın rivayeti olduğu için zayıf saymıştır.[187]

475/358- «Câbir îbni Abdullah radıyallahü anhüma'ûan rivayet edil­miştir ki: Resûlüllah Sallallahü aleyhi ve sellem, hutbe okuduğu za­man gözleri kızarır; sesi yükselir ve gadabi şiddetlenirdi. Hattâ ken­disi bir ordu kumandanı gibi olur;

— SİZİ sabahlattı; SİZİ akşamlattı der; ve şöyle buyururdu:

— Bundan sonra hiç şüphe yok ki, sözün en hayırlısı Allah'ın kitabı; yolun en hayırlısı Muhammed'in yoludur. İşlerin en kötüsü de yeni çıkan modalardır. Her bid'at sa­pıklıktır.»[188]

Bu hadîsi Müslim rivayet etmiştir. Müslim'in bir rivayetinde : «Peygamber (S.A.V.)'in cuma günü hutbesi (şöyle İdi). Allah'a hamdü sena eder; sonra bunun ardından sesi yükselmiş olarak (şöyle) derdi.» buyrulmuş; Müslim'in (diğer) bir rivayetinde: «Eğer bir kimseyi Allah hidâyete erdirirse artık onu sapıtacak yoktur. Bir kimseyi de saptırırsa onu da hidâyete erdirecek yoktur»; denilmiştir. Nesâî'nin ri­vayetinde: «Her dalâlet (sahibi) cehennemdedir», cümlesi vardır.

Nevevî (631—676) bu hadîste iki yerde geçen kelimesi için şöyle diyor: «Bu kelimeyi Müslim'de iki yeide de hem nın zammı, ve'in fethi ile, hem de he'nin fethi ve dal'm sükûnu ile zaptettik» yani bu kelimeve şekillerinde okunmuştur.kıraatine göre Herevî (—401) bu kelimeyi (yol) diye tefsir etmiştir. kıraatine göre mânâsı: Delâlet ve irşâd de­mektir ik, peygamberlere ve Kur'ân-ı Kerîm'e izafe edilen budur. Kur'ân-ı Kerîmde :

«Muhakkak sen hidâyete erdirirsin.[189] «Muhakkak bu Kur'ân hidâyete erdirir»[190] buyrulmuştur.

Bu kelime bazan lütuf ve tevfîk mânâsında Allah'a da izafe edilir.

(1)«Şüphesiz ki sen dilediğini hidâyete erdiremezsin. Fakat Allahdır ki kimi dilerse ona hidâyet verir ve o, hidâyete erecekleri daha iyi bilen­dir.» âyet-i kerîmesinde bu mânâyadır.

Hadîs-i şerifde zikri geçen den.murâd: Allah veya Resulünün teşri' ve müsaadesiyle sabit olmayan şeylerdir.

Bid'at : Geçmiş bir örneği olmadan yapılan şeydir. Burada ondan maksad: Kitap veya sünnetten bir meşrûiyyet delili olmaksızın yapılan şeydir. Şu halde bu iki kelime hemen helmen aynı mânâya gelmektedir. Ulemâ, bid'at'ı beş kısma ayırırlar. Vacip, mendup, mubah, mekruh ve haram olan bidatlar.

İlimleri kitap şeklinde tedvin etmek ve delîl getirmek suretiyle dinsizlere red cevabı vermek, vacip olan bid'atlardandır. Mektepler yapmak mendup, yiyip içmede fazla çeşitler kullanmak, kıymetli elbi­seler giymek mubah olan bid'atlardandır. Mekruh ile haram olanları ise zaten bellidir. Şu halde hadîsteki «Her bid'at sapıklıktır» sö­zü yukardaki şekillerle tahsis edilmiş bir âmm-ı mahsustur.

Lâkin bu taksimi «Bülûğü'l-Merâm» sarihlerinden «Nûru'l~Ha-san beğenmiyor ve şöyle diyor : «Hak şudur ki: Bu hadîste olsun, bu mânâdaki başka hadîslerde olsun zikri geçen yani «her» kelimesi dâima hakîki mânâsında kullanılmıştır ve umum bildirir.

Bid'atı; mezkûru beş kısma ayırmak; bir de bîd'at-ı hasene ve bîd'at-ı Seyyie kısımlarına taksim etmek için ilmî bir delîl yoktur. «Nuru}l-Ha-san» bundan sonra ulemânın taksimini birer birer ele almış ve bun­ların bid'at nev'ileri olmadığını isbâta çalışmıştır. Nihayet San'ânî gibi o da alelıtlak «Her bid'at dalâlettir» sözünü naklettikten sonra cûş-u hurûşa gelerek fukahâ-i kirâm'a şöyle çatmıştır: «Allah aşkına şaşıla­cak şeydir ki, fukahâ denilen bir kavm, içinde «her» kelimesi bulunan bu hadîsi ve bu mânâdaki birçok hadîsleri sahih ve Peygamber (S.A.V.)e merfu ve mevsul olarak rivayet etmişler; sonra ortada Kur'andan sün­netten, icmâ-i ümmet'ten ve şüphe götürmeyecek derecede aşikâr kı­yastan Hr delîl yokken, onları heva ve heveslerinin arzusuna göre za­hirî mânâlarından değiştirmişlerdir. Bu babın hadîsi bid'at'te taksime ve nevîlere kail olan herkes aleyhine aydınlatıcı bir delildir. Kimin elin­de taksime dâir kitap ve sünnetten bir delîl ve burhan varsa, hemen bize göstermek lütfunda bulunsun».

Nuru'l-Hasan'm âdeta yaylım ateşi saçan şu hücumuna burada âcizane (dur) demek mecburiyetindeyim. Bid'at mes'elesinde San'ânî «Tetavvû» namazı bahsinin 17. hadîsinde bize bir nümûne vermiş ve bid'attan neyi kasdettiğini bir parça göstermişti. Biz de orada kendi­sine ehl-i sünnet'in bu bâbdaki delillerini birer birer göstererek lâzım gelen cevabı vermiştik. İsteyenler tekrar oraya müracaat edebilirler. Fakat, Nûru'î-Hasan'm bid'at'tan neyi kasdettiğini anlıyamıyoruz. Çünkü bize bir bid'at örneği vermiyor. Üstelik ulemâ-ı Kiram tarafın­dan nevîlere ayrılarak gösterilen bid'at misâllerini de kabul etmiyor. Meselâ: İlimleri kitaplarda tedvin etmeyi ulemâ bid'at saydığı halde, o bid'at saymıyor. Kitap yazmayı Peygamber (S.A.V.) devrinde hurma yaprakları, kemik ve deri parçaları üzerine yazılmış bulunan Kur'ân-ı Kerîm'in Hz. Ebu Bekir zamanında bir yere toplanması ile bir tutuyor. Diğerlerine de bunun gibi bir kulp takıyor. Hal böyle olunca hazretin bid'at telâkkisi bizce iki dereceli meçhuller hükmüne girer. Ve haklı olarak bid'at'tan neyi kasdettiğini kendisine sorarız. Şayet bid'at tarif edildiği veçhile geçmiş bir örneği olmadan yapılan şey ise ulemânın çe­şitli bid'atlara gösterdikleri misaller birer bid'attır. Çünkü hiç biri Hz. Peygamber (S.A.V.) zamanında yoktu. Ancak dîne mugayir oldukları­na dâir elde bir delîl bulunmadığına bakarak ulemâ bunları makbul bîd'al saymışlar, ve neticede bid'at kendiliğinden hasene ve seyyie ol­mak üzere iki kısma ayrılmıştır. AUâme Nûru'l-Hasan[191] da başka bir yoldan yürüyerek ulemânın bld'at-t Hasene dediği şeyleri dînen makbul saymıştır. Şu halde aradaki nîza yalnız sözden ibaret olur ve ateş püskürmeye asla lüzum kalmaz. Umûmî taksim mes'elesine ge­lince: Buna niçin sinirlendiğini anîıyamadığımız gibi, ulemânın kendi hevâ ve heveslerine göre, mânâ verdikleri hadîslerin ve bu hadîslere ve­rilen mânâların neler olduğunu da bilmiyoruz. Ulemâ-İ kirama meydan okuyarak delîl istediği umûmî taksim mes'elesine biz delîl gösterelim. Hz. Ömer (R. A./in cemaatla teravih kılanları görünce «Ne güzel bid'at bu.» demesi bid'at'in hasene ve seyyie diye iki kısma ayrıldığına delildir. Hz. Ömer'in bu sözünün bir hadîs olduğu ise söz götürmez, bir hakîkat-tır. Bid'at'ın beş kısma ayrılmasına gelince : Nûru'l-Iİasan bu bâbda ulemâdan ayrı bir söz söylemiş değildir ki, sual sormaya hakkı olsun. «Ve benim sözüm ve delilim bunlardır; hani sizin delillerinizi görelim» diyebilsin. Sonra Nûru'l-Hasan burada büyük bir asıl teşkil eden bir hadîsi de unutmuş görünüyor. Biz onu da hatırlatalım. Peygamber (S.A.V.) :

«Müslümanların güzel gördüğü şey, Aliah indinde dahi güzeldir» buyurmuşlardır. Acaba bu hadîse istinâd eden örf ve âdetlere ne buyuracaklar, ve acaba kendisi de dahil yüz milyon­luk Hint müslümanlarmın giyiniş tarzlarına ne diyecekler?...

Hadîs-i şerif hatibin hutbeyi yüksek sesle okumasının müste-hab olduğuna; talâkat sahibi olarak gerek imrendirme, gerekse iğ­rendirme hususunda cemiyetli sözler söylemesine delildir. Hutbede asıl mevzua « jû' £ | » sözü ile başlanacaktır. Bunun hakkında Buhârî (194—256) ayrıca bir bâb meydana getirmiş, ve müstehab olduğunu gösteren hadîsleri orada zikretmiştir. Bu hadîsler 32 sahâbî tarafından rivayet edilmiştir. Zahirine bakılırsa Resûlüllah (S. A.V.) bütün hutbelerinde Allah'a hamdü senadan ve .şehâdetten sonra « -u/U » demiştir. Nitekim îmâm-ı Müslim (204—261)'in Câbîr ibni Abdullah (R. anhüma)'da,n rivayet ettiği hadîste buna işaret var­dır, Bıı rivayette Hz Peygamberin sözünden tonra ne dediğini zikretmemesi yukarıda zikredilen kısımdan bunun anlaşıldığına itimad ettiği içindir. Yani rivayetin tamamı şöyle oluyor: «Peygamber (S.A.V.) in cuma günü hutbesi (şöyle idi) Allah'a hamdü sena eder; sonra bunun ardından sesi yükselmiş olarak derdi. Rivayette şehâdet de zikredilmemiştir. Bunun da sebebi başka yerde zikredildiği için burada ihtisar yapılması istenmiştir.

Filvaki Resûiüllah (S.A.V.) «içinde şehâdet getirilmeyen her hutbe ke­silmiş el gibidir.» buyurmuştur. Bcıjhakl (384—458) «Dcl-.iıliVnNübüvve» adlı eserinde Ebu Hüreyre (R. A.)'c\an merfuan kudsi'yi rivayet eder:

«Ümmetine senin benim kulum ve resulüm olduğuna şehâdet etmedikçe kendilerine hiç bir hutbe caiz kiuiıa-dım.»

Hz. Peygamber (S.A.V.) hutbesinde şehâdet getirirken karliîini alem yani ism-i h3sı ile zikir ederdi.

Müslim'in ikind rivayeti de Hz. Câbir'dendir. Bu rivayetteki lâfız­ları dahi özünden sonra söylerdi. Nesâî (215—303)'ntn rivayeti dahi ondandır. Bu cümle cümlesinden son.na gelir. Musannif hadîsi ihtisar etmiştir. Ve zâten hadîsten muzaf h, fedilmiştir. Yani her dalâlet sahibi cehennemdedir.

Resûiüllah (S.A.V.) hutbelerinde ashâb-ı kframına İslâm'ın esaslarmı ve meşru olan ibâdetleri beyân eder; cenneti cehennem'i zikir eyler; îcâbederse emir ve nehy etmekten de çekinmezdi. Onlara Allah'a karşı ehl-i fakvâ olmalarını emreder; gada'bından kendilerini sakındı-rırdi. Müslim'in hadîsinde Kur'ân okuduğu da rivayet edilmiştir. Hadîs şudur :

«Resûiüllah (S.A.V.)'in iki hutbesi vardı.

Bunların arasında oturur; Kur'ân okur; hem de cemaata hatırlatma ve sakındırmada bulunurdu.» Zahirine bakılırsa Resûiüllah (S.A.V.) hutbe­lerinde hep böyle yapardı ve hadîs bunun vücûbuna delâlet eder. Nite­kim İmâm~ı Şafiî (150—204)'nin mezhebi budur. îmâm-ı Âzam Ebu Hanife (80—150)Jye göre « «fit j&J, < -fijıİ I» gibi bir zikir ile farz yerini bulur. Imâmeyn'e göre ise, mutlaka uzun bir hutbe şarttır. İmâm-ı Mâlik (93—179) de aynı reydedir. Basıları «her iki hutbede Allah'a hamdü sena ve Peygamber (S.A.V.)'e salâtü selâmdan başka bir şey farz değildir» derler.[192]

476/359- «Ammar ibnî Yâsİr radıyattdhü anhüma'dan rivayet edil­miştir.Demiştir ki:Resûiüllah SaUaUahii aleyhi ve sellemi :

«Şüphesiz, kişinin namazının uzunluğu ile, hutbesinin kısalığı fıkhına alâmettir» derken işittim.[193]

Bu hadîsi Müslim rivayet etmiştir.

Hutbenin kısalığının fakîh olduğuna delâlet etmesi, fakîh olan yani islâm hukukunu bilen bir kimsenin mânâların hakikatlarına nüfuz et­miş olması sebebiyle az sözle çok mânâ ifâde edebilmesindendir. Bun­dan dolayıdır ki, hadîsin tamamında şöyle buyrulmuştur :

«O halde siz de namazı uzatın; hutbeyi kısaltın. Hiç şüphe yok ki, beyânın sihir olanı vardır.» Burada kalplere tesir eden cazibeli sözler sihr'e benzetilmiştir. Çünkü bu sözlerde cezâ-let, akıcılık, çok mânâ, teşvik ve sakındırma gibi şeyler vardır ki, bun­ları ancak fakîh oîan söyleyebilir. Az sözle çok mânâ ifâde etmeye ResûJ-ü Ekrem (S.A.V.)'in tabiriyle «Cevâmiu'lKelim» derler ki, bu hâl onun hususîyetlerindendir.

Namazın uzunluğundan murad : Yasak dereceye varmamak şartıy­la uzun sûreler okumaktır. Resûlüllah (S.A.V) cuma namazında, cuma ve münafikûn sûrelerini okurdu. Bunlar hutbesine nazaran elbette uzundurlar. Fakat yasak derecede uzun değillerdir.[194]

477/360- «Ümmü Hİşam binli Harise bin Numan radıyaMahü anhüma'dan[195] rivayet edilmiştir. Demiştir kî: Beni ancak ResûÜillah Sttttdttohii aleyhi ve sellcvı'ln dilinden aldım. Onu her cuma cemaata hutbe îrad ettiği zaman minberde okurdu.»[196]

Bu hadîsi; Müslim rivayet etmiştir.

Hadîs-i şerif, her cuma günü hutbede «Kâf sûresi» ni okumanın meş­ru olduğuna delilidir. Ulemâya göre Resûlüllah (S.A.V.)'in bu sûreyi ihtiyar etmesinin sebebi: İçinde, ölüm, öldükten sonra dirilme, şiddetli vaazlar, sıkı yasaklar bulunduğundandır. Hadîste hutbe esnasında Kur' ân-ı Kerîm'den bir miktar okumaya dahi delâlet vardır. Fakat kâf sû­resini okumanın vacip olmadığına icmâ vardır. Resûlüllah (S.A.V,)'in onu okuması vaaz ve nasihatta daha güzel olduğunu ihtiyar ettiğindendir.[197]

478/361- İbni Abbas radıyallahü anhüma'âan rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Resûlüllah Salldllahü aleyhi ve sellem:

«Cuma günü imâm hutbe okurken, kim konuşursa, o kimse kitaplar taşıyan eşek gibidir. Ona sus diyenin de cuması yoktur.» buyurdular.[198]

Bu hadîsi, jmâm-ı Ahmed zararsız bir isnadla rivayet etmiştir. Bu hadîs, Ebu Hüreyre (R.A.)'den «sahîhheyn» de nıerfû olarak rivayet edilen: «Cuma günü imâm hutbe okurken, arkadaşına sus dersen, muhakkak gevezelik etmiş olursun.» hadîsini tefsir der.

Hadîsin «Câmi-i Hammad»[199] de mürsel, fakat kâvf bir şahidi var­dır.

tCuma günü» denildiğine göre, cuma hutbesinden gayrı hutbeler onun gibi değildir. Binaenaleyh o hutbelerde konuşmaktan nehy edile-Mlir. «İmam hutbe okurken» cümlesi bazılarınca buradaki yasa­ğın yalnız hutbe okunurken muteber olacağına delildir. Şu halde ekonuşmak, imamın minbere çıkışından itibaren yasaktır», diyenler aley­hine red cevabı teşkil eder. Yine bunlara göre iki hutbe arasında imam otururken konuşmaktan burada nehy yoktur. Diğer bazılarına göre ise, bu oturuş pek az devam eder; ve adetâ nefes almak için susmaya benzer. Binaenaleyh hutbe hükmündedir. Hutbe okunurken konuşanın kitap taşıyan eşeğe benzetilmesi, kendisi için en faydalı olan şeyden istifa­deyi elden kaçırdığı içindir. Halbuki cuma namazına gidiyorum diye gücünü sarfetmiş; kendisini yormuştur. Bunca işini ,gücünü bırakarak ve birçok zahmetlere katlanarak cuma namazına gittikten sonra on­dan hiçbir istifâdesi olmayanın hali, gerçekten en faydalı kitapları ta­şıyarak yorulduğu halde, onlardan hiçbir istifâdesi olmayan eşeğe ben­zer.

«Ona sus diyenin de cuması yoktur» cümlesi her ne kadar, onun kıldığı namaz sahih değildir mânâsını ifade ederse de bu namaz, bilittifak sahih ve kâfidir. Binaenaleyh hadîsin bu cümlesi «Ona SUS diyenin de kâmil ve faziletli cuması yoktur.» şeklinde te'vil olunur. Bu cümle Ebu Dâvud (202—275) ile îbni Huzeyme (223— 311)'in tafaric ettikleri İbnü Ömer hadîsinde şu lâfızlarla ifâde olun­muştur: «Bir kim­se gevezelik eder ve cemâatin enselerine basarak geçerse, cuma onun için öğle olur.» Hadîsin râvilerinden îbni Veheb diyor ki : «Bunun mânâsı, namaz ona kâfidir. Fakat cemâat faziletinden mahrum ka­lır demektir.»

Hutbe okunurken konuşmak tahrimen mekruhtur, diyen Hanefîlerle; tenzîhen mekruhtur diyen Şâfiîler ve haramdır diyen Mâîikîler vesâir ulemâ bu hadîsle istidlal etmişlerdir. Çünkü hoşa gitmiyen bir şeye benzetmek ve benzerlik ciheti göz önüne getirilirse, bu işin çirkin ol­duğu anlaşılır. Cumayı kılmakla «İde edilecek faziletin bununla elden gitmesi dahi ayni neticeye ulaştırır. Zîra konuşan günaha girer ve gü­nah onun cumadan kazandığı sevabı giderir İmâm-ı Ahmsd İbni Hanbel (164—241) ile diğer ba.zı ulemâ hutbeyi dinleyenle dinleme­yen arasında fark bulmuşlardır. Bunlara göre hatibi işitenlere ko­nuşmak haramdır; uzak olup işitemeyenlere mubahtır. îbni Abdül-ber[200] (368—463) tabiînden bazıları istisna edilirse cuma hutbe­sini işitenlerin susmaları vacip olduğuna icma' bulunduğunu nakle­diyor.

«Arkadaşına sus dersen, muhakkak gevezelik etmiş olursun» ifadesi konuşmaktan nehyi te'kid içindir. Çünkü bu söz bir emr-i bÜma'rûf olduğu halde, boş boğazlık sayılırsa, başka sözler ev-veliyette kalır. Şu halde îcâb ediyorsa, arkadaşını sözle değil, işaretle susturacaktır. Susmak bazılarına göre insanlarla konuşmaktan vazgeç­mektir. Binaenaleyh Kur'ân okumak ve zikir etmek caizdir. Fak&t en doğrusu her türlü konuşmaya şâmil olmasıdır. «Selâm almak, ve Pey­gamber (S.A.V.) her anıldıkça saiâvet getirmek vaciptir» diyenlere gö­re buradaki nehyin umûmu ile o emirlerin umûmu muâraza halindedir.

Ancak «hutbe hali zaman itibarıyla tekerrür etse de daha hususî bir hal­dir. Binaenaleyh onunla öteki emir hadîsleri tahsis olunur», denilmiştir.

tâbirinin mânâsında ihtilâf olunmuştur. Kabule en yakını tbni Münir'in dediği gibi lağv' iyi karşılanmıyan şeydir. Bazılarınca bunun mânâsı: Cuma namazı bozuldu ve öğle namazına döndü demek­tir.[201]

480/362- «Câbİr radıyallahü anh'den rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Cuma günü Peygamber SaUallahü aleyhi ve sellem, hutbe okurken bîr adam girdi. (Peygamber SaUallahü aleyhi ve sellem, ona) :

— Namaz kıldın mı? dedi. O:

— Hayır diye cevap verdi. Resûl-ü Ekrem SaJlallahü aleyhi ve sellem :

Kalk iki rek'ât namaz kıl» buyurdular.[202]

Bu hadîs, Mütfefekun aleyh'tir.

Gelen zât Sü!eyk Gatafânî'dir. îsmi Müslim'in bir rivayetinde zik­redilmiştir. Bîr başkası diyen de olmuştur. Hadîsin buradaki rivayetinden hemze-i İstifham hazf edilmiştir. Aslı dir. Nitekim Müs­lim'in rivayetinde öyle olduğu gibi, Buhâıİ'nin bazı rivayetlerinde de öyledir. Mevzuu baha iki rek'ât namaz, Buhârî'de haiff iki rek'ât diye tavsif edilmiştir. Hattâ Buharı (194—256) bunun için ayrıca bir bâb tahsis etmiştir.

Hadîs-i şerif tahiyye-i mescid denilen nafile namazın hutbe okunur­ken bile kılınacağına delildir. Yalnız hutbeyi dinlemeye yetişebilmek için hafif kılınacaktır. Fuhakâ ile hadîs imamlarından bazılarının mezhebi budur. Selef ile halefden bir cemaata göre hutbe okunurken bu namaz meşru değildir. Bu hadîs, onların aleyhine delildir. Fakat onlar hadîsi onbir vecihle te'vil etmişlerdir. Bu vecihleri musannif «Fethü'l-Bârî» adlı eserinde reddiyeleri ile birlikte zikretmiştir. Eir de «»[203] «Kur'ân okunduğu zaman hemen onu dinleyin ve susun» âyet-i kerîmesiyle istidlal ederler.

tSübülü's-Selâm» sahibi : «Bu âyette onlara delîl yok. Çünkü âyet âmmdır; hutbe mes'elesi ise hâstır.» diyorsa da hutbe esnasında namaz kılınmaz diyenlerden Hanefîlerin «El-îhtiyar» adlı fıkıh kita­bında «Müfessirîn bu âyetin hutbe hakkında nazil olduğunu söylediler.» denilmektedir.

Kılınmaz diyenler, yukarda geçen İbnî Abbas ve Ebu Hüreyre ha­dîsleri ile de istidlal ederler.

Bu bâbda Hanetiyye'den Kemal bin. Hümâm[204] (788—861) «.Fethü'l-Kadîr» adlı eserinin cuma bahsinde şöyle diyor: Altılar'm Ebu Hüreyre (R. A./dan tahric ettikleri bir hadîste Resûiüllah SaUallahü aleyhi ve sellem :

«Cuma günü imam hutbe okurken, arkadaşına sus dersen, muhakkak gevezelik etmiş olursun» buyurmuştur. Bu hadîs, delâlet tarikiyle namazın ve tahiyye-i mescid'in memnu ol­duğunu gösterir. Çünkü emr-i bîlmâruf sünnetten ve fahiyye-i mescid' den daha yüksek mertebede olduğu halde ondan men ederse, bunlardan men etmesi, evveliyette kalır. Namazda iken imam minbere çıksa, na­mazı iki rek'âtta keser, eğer ibare ile delâlet bir birlerine muâraza ederlerse ibare tercih olunur. Burada da Öyle olmuştur. Şöyle ki : Pey­gamber (S.A.V.) hutbe okurken bir adam gelmiş; Resûlüllah (S.A.V.) ona :

Namaz klldmmi, ey fülan! demîş. Hayır; cevabını vermiş:

İki rek'ât namaz kıl. Ve caiz olacak miktarla iktifa et.» buyurmuşlardır denilirse, cevap şudur :

Bundan mutlaka muaraza icap etmez. Çünkü olabilir ki, Resûlüllah (S.A.V.) o zat namazını bitirinceye kadar hutbesini kesmiştir. Nitekim "böyle olduğunu Dâre Kutrii Sünen'iride Übeyd ibni Muhammed Abdi' den rivayet etmiştir. Hanefîler îbni Ebî Şeybe (—234)'nin «El-Mu-sannef» inde tahric ettiği «Ali, ibni Abhas ve ibnî Ömer (R. A.)'\n imam minbere çıktıktan sonra namaz kılmayı ve konuşmayı kerih gö­rürlerdi.» hadîsiyle de istidlal ederler. Vakıa bu hadîs mevkuftur. Fa­kat sahabenin kavli bize göre hüccettir, (delildir).

Mâlikîler Medîne'lilerin fiili ile istidlal ederler. Medîne'liler öteden-beri hutbe esnasında namaz kılmanın memnu olduğuna kaildirler. Bun­lara ehl-î medîne'nin icmâı hüccet olamaz, diye cevap verilmiştir. İcma' dâvası da tamam değildir. Çünkü Tirmîzi (200—279) ile İbni e (223—315) şu hadîsi tahric etmişlerdir:

Ebu Saîd gelmiş. Mervan hutbe okuyormuş; iki rek'ât namazı kılmış. Mervan'ın muhafızları onu men­etmek İstemişler. Razı olmamış ve bu iki rek'ât namazı kılmış. Bunu müteakip: «Ben Resûlüllah (S.A.V.)'in emrettiğini işittikten sonra bu îki rek'âtı bırakacak değiîim» demiştir.

Hutbe esnasında namaz kılınmaz diyenlere Taberanî (260—360)'nin E7-Krbîr»inde İbni Ömer'den merfû olarak rivayet ettiği şu hadîs de delil utabilir :

«Biriniz, imam hutbe okurken mescide gi­rerse, imam hutbeyi bitirinceye kadar namaz ve konuş­mak yoktur.» Ancak râvîleri arasında Eyyub îbni Nüheyk var-(hr ki, metruktür. Bir cemâat onu zayıf bulmuşlardır. îbni Hibban ik,- onu mûtemed (itimad edilir) râvîleri arasında zikretmiş fakat hâ eder; demiştir.

Bazıları bu hadîste »hatibin az bir konuşma ile hutbeyi kesebilece-;!:ıır doiâlct görmüşlerdir. Fakat bunlara, Resûlüllah (S.A.V.)'in konuş hutbe müştemilâtından olduğu ileri sürülerek, cevap verilmişnuı lir.

Hutbe okunmayan vakitte harem-i şerife girene tavaf etmek meş­ru oriıiısîur. Zira harem-i şerifin tahiyyesi budur. Yahut tavaf eden t'\^ıiy;ı iki rek'ât tavaf namazını da kılmadan oturmaz. Eu onun ta-hiyys-c demektir. Bayram namazından Önce kılınmasına gelince: Eğer Uı>!"s:n ovada kılımrsa, orada iahiyye-i mescid yoktur. Mecsidde kı-kiîniirsa, bazılarına göre tahiyye de meşrudur. Bunlara göre Resûlüllah m bayram namazından evvel tahiyye kılmaması mescide girer gir­mez hanen bayram kılmakla meşgul olduğundandır. Zaten Hz. Pey­gamber (S.A.V.) bayram namazlarını daima sahrada kılardı. Mesci­dinde yalnız bîr defa bayram kılmıştır. Fakat dört mezhepten Mâlikî-ler'o göre tahiyye namazı sahrada mekruhtur. Mescidde değildir. Han-belîler'e göre mutlak surette mekruhtur. Şafiîler'e göre imama mekruh, cemaata değildir. Hanefîler'e göre bayram namazından evvel mekruh­tur. Sonra ise yalnız mescidde mekruhtur. Evde kılmabilir.[205]

481/353- lbni Abbas radıyaüahü onhüma'dan rtvâyet edilmiştir ki. Peygamber SaUaUahü aleyhi ve seUem, cuma namazında cuma ve münafıkûn sûrelerini okurmuş.»[206]

Bu hadîsi, Müs'lm rivayet etmiştir. Müslim'de Numan Ibıtl Beşîr (R. A ) dan şu rivayet vardır: «Bayramlarda ve cumada» okurdu.

Yani ilk rek'âtta fatihadan sonra cuma sûresini, ikincide münafı-kûn'u okurmuş. Çünkü Cum'a sûresinde cuma namazına gitmeye teşvik ve Peygamber (S.A.V.)'in gönderilmesinin faziletini beyân, Peygamber olarak gönderİlmeslndekİ dört hikmet ki :

a) Allah'ın âyetlerini onlara okuması,

b) Onlai ı tezkiye etmesi,

c) Kitabı öğretmesi,

d) Hikmeti öğretmesfdlr. Ve zikrullâha teşvik vardır.

Münafıkûn sûresinde dahi münafıkları zem ve tevbîh, (azarlama) kendilerini tevbe etmeye teşvik, Peygamber (S.A.V.)'den af istemeye davet vardır. Çünkü cuma namazında münafıklar çok bulunurdu. Bir de bu sûrenin sonunda va'zu nasihat ve sadaka vermeye teşvîk var­dır.

Numan rivayetine göre Peygamber Saüaîlahü aleyhi ve ssUem, bayram namazları ile cuma namazlarının ilk rek'âtında fatihadan son­ra Sebbİh Sûresi» ni, ikincide «Hel Etâke Sûresi» ni okurdu. Herhalde bazan İbnl Abbas (R. A.)'m zikrettiğini, bazan da Numan'm rivayet ettiğini ok ur muş. Sebbİh ile Ğâşİye sûrelerinde bu namazlarda okun­malarını münâsip kılacak âhiret ahvâli ile vaîd ve tehditler vardır. Ba­zı rivayetlerde bayram namazlarında ve sûrelerini oku­duğu beyan olunmuştur.[207]

483/364- Zeyd İbnl Erkam radıyaUahü anh'den rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Peygamber Sallaltahü aleyhi ve tteÜem, bayramı kıldı; sonra cuma (namazı) hakkında ruhsat verdi; müteakiben; Kim kılmak isterse kılsın» buyurdular.[208]

Bu hadîsi, Tirmİzî müstesna, Beşler rivayet etmiş, İbni Huzeyme de sahihlemiştir.

Ebu Dâvud, (202—275) dahi Ebu Hüreyre (R. A ./den şu hadîsi tahric etmiştir :

«Peygamber SaUaUahü aleyhi ve sellem :

«Şu gününüzde iki bayram bir araya gelmiştir. Bina­enaleyh, dileyene bayram namazı, cumanın yerine kâfî-dir. Biz şüphesiz cumayı kılacağız» buyurdular. Aynı hadîsi, İbni Mâce (207—275) ile Hâkim (321—405) Ebu Sâlih'den tahric etmiş­lerdir. Fakat isnadında (bakıyye) vardır. Dâre Kutnî (306—385) ve baş­kaları bu hadîsin mürsel olduğunu sahihlemişlerdir. Bu-bâbda İbni Zü-beyr'den de bir rivayet vardır. Bu rivayete,göre; Atâ bayram günü cu­ma namazını terk etmiş. Bu Mes'ele İbni Abbas (R.A.)'a sorulunca : Sünnete İsabet etti; demiştir.

Hadîs-i şerif bayram namazı kılındıktan sonra, o gün cuma ise, cu­ma namazına ruhsat olduğuna, yani kılınsa da kılınmasa da olacağına delildir. Ancak bu ruhsat bayram namazını kılanadır. Kılmayanlar bundan istifâde edemezler. Uelmâdan bu re'ye kail olanlar bulunmuş­tur. Fakat Cumhur-u ulemâya göre, cuma namazı ruhsat olamaz. £ünkü onun farz olduğunu bildiren delîl bütün cumalara âmm ve şâmildir. Bu bâbdaki hadîs de onu tahsis edecek kuvvette değildir.Vakıa ibnl Zübeyr (R. A.) cuma gününe tesadüf eden bir bayram namazını kıldırmış, sonra cumaya çıkmamış ve ashâb yalnız başlarına namazlarını kılmış­lar. İbni Abbas (R. A.) Tâlf'te imiş. Geldiği zaman vak'ayı ona anlat­mışlar. «Sünnete İsabet etmiştir» demiştir. İbni Zübeyr hazretlerine göre p günün öğle namazı dahi sükût ediyor. Yalnız ikindi kılınacaktır. Fa­kat bu da nihayet sahâbinin fiilidir. Kavli dahî olca, yine cuma nama­zının farziyetinİ bildiren delili tahsis edemez.

Cuma gününde, cuma namazının mı, yoksa öğlenin mi asıl olduğu ihtilaflıdır. Bu mes'ele Hanefî İmamlarının arasında dahi inülathdk. îmâm-ı Âzam ile Ebu Yusuf e. (113—182) göre o gün asıl olan öğle namazıdır. Lâkin kul cuma namazını kılmak suretiyle bu farzı öde­meye memurdur. îmâm-% Muhammed'e (135—189) göre asıl olan cuma namazıdır. Zîra emir olunan odur. Ancak kul, ruhsat yolu ile öğleyi kılarak cumayı ıskat eder. İmâm-ı Mtıhammed'den bir riva­yete göre ise o gün farz olan lalettayin cuma namazı ile öğleden bi­ridir. Tayin edâ etmekle olur; hangisini edâ ederse, farz ödenmiş olur. îmâm-ı Züfer (110—150)'e göre asıl cumadır, öğle namazı onun bedelidir.[209]

484/365- «Ebu Hüreyre radıyallahü anh'den rivayet edilmiştir.De­miştir ki: Resûlüllah Saîîaîîahü aleyhi ve sellem:

— Biriniz cumayı kıldığı zaman, arkasından da dört rek'ât kılıversin; buyurdular».[210]

Bu hadîsi, Müslim rivayet etmiştir.

Hadîs, cuma namazından sonra dört rek'ât nafile kılmanın meşru olduğuna delildir. Bu husustaki emir, herne kadar zahiren vücûb ifade etse de, îbni Sabbâh'm rivâyetindeki :

a U,jl J^'i «Kim cuma namazından sonra namaz kılacaksa, dört rek'ât kılsın.» ifâdesi onu vücûba delâlet etmekten çı­karmıştır. Bu rivayet de Müslim'dedir.

Dürt rek'ât kılmak, iki kılmaktan efdâldir. Çünkü dört kılınması omir buyrulmuştur. Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) ekseriya dört kılardı. îbni Kayyım (691—751) «El-Hedyü'n-Nebevî»> adlı eserinde şunları ya­zıyor : «Peygamber (S.A.V.) cumayı kıldı mı evine girer, İki rek'ât cu­manın sünneiîni kılardı. Sünnet kılmak İsteyene cumadan sonra dört rek'ât kılmasını emrederdi.» Îbni Teymiyye dedi ki : «Mescidde kılar­sa dört, evinde kılarsa iki rek'ât kılar.» Filvaki bu kavli te'yid eden hadîsler vardır: Meselâ Ebu Dâvud (202—275)'un ibnl Ömer (R. A) dan tahric ettiği şu hadîs onlardandır:

«Ibni Ömer mescidde kılarsa dört; evinde kılarsa iki rek'ât kılardı.» Rufarri üe Müslim'de İbnî Ömer (R.Â.)'4an, Peygamber (S.A.V.)in cumadan sonra evinde iki rek'ât namaz kilardıgı rivayet olunmuştur. Hanefîyye ulemâsı bu bâbdaki hadîslerin hepsiyle amei ed'.rek, eum. iloinigtir.

(21: — H03) : «Sika değildir.» diyor. dem:;,. ibn «.Bunumu ihticac ekiz değildir.;- nniloâlâsında buhmmılnr. Hıı IjAIı-ji* bir takım tv. daha vardır. Fakat hiç binilin a^Iı yoktur. Ahthd link : : A'\c\ babında hiçbir hadis sabit.

Ulama e,tına namazının on az kaç kisi\lf kılıniihikHVffiud,i ftmişirnîit'. ömrr ibıii Abdühniz ile lnıtr,n-ı Şafiî ve h»unn- cıınıa namazı on az kırk kişi :!c kılınır, Inı/nnın hu ki .hU > nammdaki kitabın îmâm-ı Şafii'den rivayetine bakılırsa, ihtiyar kadınlara cuma nama­zı kılmak vaciptir. Fakat Şafiî kitaplarının beyanatı bunun hilâfi-nadır.

4— Cuma namazına gitmek zarar verecek derecede hasta olanlara cuma namazı farz değildir.

5— Yolculara cuma namazı farz değildir. Bu hususta izahat fıkıh kitaplarındadır. Yolculardan bayram namazı da sakıttır. Bunun içindir ki Resûlüllah (S.A.V.)'in veda haccında bayram kıldığı rivayet edilme­miştir, îbni Hazm (384—458 vehme kapılarak Hz. Peygamber (S.A.V.)'in veda haccında bayram namazı kıldığını iddia etmişse de ulemâ kendisini tahtıe etmişlerdir, (hatalı görmüşlerdir).

6— Kırda yaşıyan göçebelere cuma namazı farz değildir. Bunlara eski tabiriyle bâdiyc-nişînlcr derler ki, çadırlarda yaşıyanlardır. Köylerle kasabalar bâdiye hükmünde değillerdir. Fakat «El-Umde» adlı eserin şerhinde köylülerle, bâdiyc-ni-şînlerin bîr hükümde oldu­ğu yazılıdır.[234]

496/375- «Abdullah ibni Mes'ud radıyallahü anh'den rivayet edilmiş tir. Demiştir kî: Resûlüllah Sallallahü aleyhi ve seUem, minber üzerine yerleştiği zaman, biz yüzlerimizi ona dönerdik.»[235]

Bu hadîsi, Tirmizî zayıf bir isnadla rivayet etmiştir.

Çünkü râvîleri arasında Muharrvmed b. Fadl ibni A'tiyye vardır. Bu zât, zayıftır. Aynı hadîsi bu zâtın rivayet etmiş olması sebebîle Dârs Kutnî (306—385), İbni Adiyy (279—365) ve başkaları da zayıf bulmuşlardır. Musannif bu hadîsin şahidi olduğunu söylüyorsa da «Et-Telhîs-» adlı eserinde şâhid zikrettiği görülememiştir,

Hadîs-i şerîf, cemâatin yüzlerini hatibe karşı dönmelerine delâlet etmektedir. Şâfiîler'den Ebu't-Tayyib bunun vâcib olduğuna kat'iyet-le kail olmuştur.[236]

498/376- «Hakem ibni Ham[237] radıyallahü anh'den rivayet edil­miştir. Demiştir ki: Resûlüllah Sallallahü aleyhi ve seUem, ile birlikte cumada bulunduk. Bir sopaya, yahut, yay'a dayanarak ayağa kalktı­lar.»[238]

Bu hadîsi, Ebu Dâvud rivayet etmiştir.

Hadîsin tamamı, «Sünen-i Ebî Dâvud» da şöyledir :

«Derken Allah'a hafif, güzel, mübarek birkaç kelime İle hamdüsenâ et­ti, sonra :

Ey cemâat, şüphesiz siz emir olunduğunuz şeye asla takat getiremiyeceksiniz. Yahut asla yapamıyacaksmız.

Lâkin doğrultunuz ve kolaylaşırınız. Bir rivayette «ve müjdeleyin buyrulmuştur.»

Bu hadîsin isnadı hasendir. İbni Seken (294—353) hadîsi sa-hîhlemiştir. Hadîsin Ebu Dâvud (202—275)'un «Sünen» inde bir şahidi vardır.

Bera'in rivayet ettiği bu şâhidde «Resûlüllah (S.A.V.) hutbe okuduğu zaman, bastonuna dayanıyordu» denilmektedir.

Hadîs-i şerif, hatibin hutbe esnasında kılıç gibi bir şeye dayanması­nın mendûb olduğuna delâlet ediyor. Bunun hikmeti:

Kalbi rabt zapta almak, ellerini lüzumsuz şeylerle meşgul ok maktan korumaktır. Şayet dayanacak bir şey bulamazsa ellerini yana salar. Yahut sağ eli sol elin üzerine veyahut minberin kenarına koyar. Sözü te'sir etmeyince, cemâatin dikkatini çekmek için kıhçla minbe­re vurmak mekruhtur. Zîra bicTât'tır. ibniV-Kayyım. iZâdü'l-Meâd» adlı eserinde; «Peygamber (S.A.V.) minber yaptıktan sonra, ona kılıç ve yay gibi bir şeyle çıktığı hıfzedilmemiştir. Bu sünnet olsa, terk etmezdi. Nitekim minber yapmazdan evvel de kılıçla çıktığı bilinmiyor. Yalnız sopa veya yay'a dayanırdı.» diyor.[239]

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizli tutulacak ve açıkta gösterilmeyecektir.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Allowed HTML tags: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Son yorumlar