warning: Creating default object from empty value in /home/khadis/domains/kuranvehadis.com/public_html/modules/taxonomy/taxonomy.pages.inc on line 33.

Ebubekir Sifil

İçimize ayrılık ateşi düşmesin

Uzak ve yakın tarihimiz şahit ki, bir ve beraber olduğumuzda bileğimizi bükebilecek kimse çıkmadı.

Bir taraftan nice zaferlere imza atarken, diğer taraftan kültür ve medeniyet değerlerimizle dünyaya insanlık öğrettik.

Ne zaman aramıza tefrika ve ayrılık girmişse ateşlere düştük, ağır bedeller ödedik.

Hele de bir Allah'a, aynı Peygamber'e, aynı mübarek Kitab'a inanan müslümanlar olarak kendi kendimizi zayıflattığımızda, bütün yeryüzünde güzellikler soldu, insanlık yolunu kaybetti.

Bizi Cenab-ı Hak yeryüzünün, insanlığın şahitleri olarak vasıflandırdı. Bizim güçsüzlüğümüz hakkın, adaletin zayıflaması anlamına geldi. Güç bir türlü doymak bilmeyen muhterislerin, sömürgenlerin eline geçti.

İbadetleri hangi ruh hali ile yapmalı?

Allah Tealâ'ya iman etmiş olmak ruhumuzda nasıl bir yankı uyandırmalı? İbadetlerimizi yerine getirirken içinde bulunmamız gereken ruh hali ne olmalı? Yüce Rabbimiz'in rahmetine olan imanımız mı, O'nun azabından duyduğumuz korku mu, yoksa O'na sevgimiz mi ağır basmalı?

Günümüzde sıkça dile getirilen bir söylem var: Güya eski ulema İslâm'ı korku üzerine bina etmiş. “Şunu yapmayın, günahtır; bundan kaçının, yoksa cehennemde yanarsınız...” türünden menfi yaklaşımlarla halkı dinden soğuyacak dereceye getirmişler. Oysa İslâm sevgi dinidir. Allah Tealâ'ya karşı duymamız gereken his korku değil, sevgidir.

Bu söylemin gerçeklik değeri nedir? Kur'an ve Sünnet, imanın müminde hasıl etmesi gereken hissiyat hakkında ne diyor?

İslamî İlimlerin Varlık Sebebi

Alimlerin ve onların geliştirip sistemleştirdiği İslâmî ilimlerin, Allah'ın Kitabı ile inananlar arasına girdiğini, İslâmın saf, arı-duru halini bozduğunu söylemek hayli zamandır pek moda. Bu görüşe göre alimler , imamlar, ilimler olmasa, İslâm en katıksız haliyle anlaşılacak, yaşanacak. Acaba sahiden öyle mi olacak?

Yazıya, günümüzde hemen hepimizin sıklıkla karşılaştığı bir söylemden hareket ederek başlayalım: “Elimizde Kur'an (bazıları buna görünüşte Sünnet'i de ekler) varken başka bir şeye ihtiyacımız yoktur. Kur'an, ihtiyacımız olan her şeyi açık biçimde ihtiva etmekte iken, araya sokulan başka unsurlar bizi asıl kaynağa doğrudan ulaşmaktan alıkoymakta ve kaynakla aramızda birer engel teşkil etmektedir.”

Din anlayışımızı yeni baştan şekillendirmemizi teklif eden bu söylemde yer alan “başka unsurlar”ın iki anlamı vardır: 1) Ulema, 2) Kur'an ve Sünnet'i hakkıyla anlayabilmek için ulemanın geliştirdiği İslâmî ilimler.

Peygamber Mirasıyla Var Olmak

Peygambersiz dönemde yaşamak “peygambersiz yaşamak” değildir. Bu, özellikle Ümmet-i Muhammed için son derece önemli bir noktadır. Zira Efendimiz s.a.v., “Size iki şey bırakıyorum; onlara sıkıca sarıldığınız zaman asla yoldan sapmazsınız: Allah’ın Kitabı ve Rasulü’nün sünneti..” buyurmuştur.

Müminleri diğer insanlardan ayıran en temel özellik, “istikamet üzere” yürüyor olmalarıdır. Onlara bu farklılığı kazandıran ise, peygamberler silsilesinin tarih boyunca insanlığa hatırlattığı, uygulamalı olarak gösterdiği ve nihayet Son Peygamber s.a.v.’de ekmel seviyesine ulaşan özelliktir: Hayatı “rabbanî” boyutuyla hissetmek ve yaşamak!..

İnsanın da, evrenin de kaynağı aynı ilahî irade olduğuna göre, hayatı böyle görmenin ve yaşamanın şaşılacak bir durum olmadığını, hatta meseleyi böyle değerlendirmenin esas olduğunu anlamak zor değil. “Allah’tan geldik ve yine O’na döneceğiz” (Bakara, 156) demek, hayatın rabbanî yönünü varlık anlayışımızın merkezine koymak demektir.

Hıfz Etmek ‘Muhafaza Etmek’tir

Hıfz ederek yani ezberleyerek muhafaza etmenin biz müslümanlar için ayrı bir önemi vardır. Biz, “hıfz etme”yi “muhafaza etme”nin ayrılmaz bir parçası, olmazsa olmazı olarak gören bir kültür ve medeniyete mensubuz.

Hz. Musa a.s.’ın Tevrat’ı ve Hz. İsa a.s.’ın İncil’i tebliğ ettiği ilk kuşaklar bu kitapları hafızalarına alıp kendilerinden sonra gelenlere aktarmış olsaydı bu iki kitap tahrif olabilir miydi?

Şüphe yok ki adını zikrettiğimiz kutlu peygamberlerin mesajlarının ve getirdikleri kitapların tahrif olmasında birçok tarihî durum ve olayın rolü vardır. Ancak meselenin temelinde “hıfzederek muhafaza etme” konusundaki ihmal ya da kusurun yattığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Son yorumlar

HGS