Münker Ve Nekir'in Suâli

Münker Ve Nekir'in Suâli

Resûlüllah (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki;

“Kul ölünce ya­nına iki siyah ve gökyüzlü melek gelir. Birine Münker, diğerine Nekîr denir. Peygamber hakkında ne dersin, derler. Eğer mü'min ise Allahü Teâlâ'nın kulu ve Resûlü'dür, şehâdet ederim ki, Allahü Teâlâ birdir. Muhammed (aleyhisselâm) onun Resulüdür, der. Mezarını enine boyuna yetmiş arşın büyütürler. Nûr ile doldururlar. Bir gelin gibi neş'eli uyu, seni en çok sevdiğinden başka hiç bir şey uyandırmaz, derler. Münafık ise bu suâle, bilmiyorum, insanlardan işittim, bir şey'ler söylediler, ben de söylerdim, der, Bunun özerine toprağa, onu sıkıştır, denir. Kaburga kemikleri birbirine geçer, böylece azâb içinde kalır” Resûlullah (sal­lâllahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Ömer'e (radıyallahü anh) buyurdu ki:

“Yâ Ömer, kendini nasıl görüyorsun? Ölünce sana eni bir arşın boyu dört arşın bir mezar kazarlar, sonra seni yıkarlar, kefenlerler, mezara ko­yarlar, sonra doluncaya kadar toprak doldururlar ve dönüp giderler. Münker ve Nekîr gelir. Sesleri gök gürültüsü gibi, gözleri şimşek gibi, sakal­larını yere sürerler, dişleriyle mezarını eşerler, seni hareket ettirirler”. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh):

“Yâ Resûlâllah (aleyhisselâm), o za­man aklım başımda mı olur?” Diye sordu.

“Evet” buyurdu. Öyleyse korkmam, onlara yeterim”, dedi. Hadîs-i şerifte geldi ki:

“Kâfire mezar­da iki azâb meleği musallat ederler. İkisi de kör ve sağır olup, her birinin de elinde demirden, develerin su içtiği kovalar gibi, topuzlar bulunur. Kı­yamete kadar onu döverler, Gözleri yoktur ki, hâlini görüp acısınlar, ku­lakları duymaz ki, acı feryâdlarını işitsinler”. Hazret-i Âişe (radıyallahü anhâ) diyor ki:

“Resûlüüah (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki:

“Ka­bir sıkması vardır, ölüyü sıkar. Ondan bir kişi kurtulsa idi Saîd ibn Muâz (radıyallahü anh) kurtulurdu”. Enes (radıyallahü anh) diyor ki:

“Mus­tafa'nın (sallâllahü aleyhi ve selem) kızı Zeyneb (radıyallahü anhâ) vefat etti. Onu mezara koydu, mübarek yüzü çok sarardı. Mezardan çı­kınca yüzü tekrar eski hâline geldi. Yâ Resûlâllah (aleyhisselâm), bu ne haldir? Dedim.

“Kabir sıkmasını ve kabir azabını hatırladım, ona bunla­rın çok az olacağını bana bildirdiler. Bu az kabir sıkması ile beraber onun feryadını bütün âlem duydu”, buyurdu. Yine buyurdu ki:

“Kâfirin me­zardaki azabı, doksan dokuz ejderha iledir. Ejderhanın ne olduğunu bilir misin? Her birinin doksan dokuz başı olan doksan dokuz yılandırlar. Onu sokarlar, emerler ve üflerler. Kıyamete kadar böyle devam eder”. Yine bu­yurdu:

“Mezar, âhiret yolculuğunun ilk konağıdır. Bu kolay olursa son­rakiler daha kolay olur. Zor olursa sonrakiler daha zor ve çetin olur”

Bundan sonra olanların birincisi sûr'a üflendiği zamanki korkudur. Sonra kıyamet günü korkusu, Onun uzunluğu, sıcaklığı çok ve şiddetli­dir. Sonra hesâb ve günâhlardan Sorulma korkusudur. Daha sonra amel defterlerinin sağdan veya soldan verilme korkusudur. Sonra amel defter­lerinde görünen kabahat ve kötülüklerin korkusudur. Sonra terazinin sevap kefesi mi, yoksa günâh kefesi mi ağır gelecek korkusudur. Sonra hakları yenen mazlumların ve onlar için verilecek cevâb korkusudur. Sonra Sırat, Sonra Cehennem, zebaniler, bukağılar, zincirler, zakkum, yılan, akrebler korkusudur.

Susuz çöller yahut şimal kutbu, cenup kutbundaki azap ve­rici yerler, yanardağlar, volkanlar cehenneme alâmet ve remzdir. Oradan çıkan lâvlar cehennem derelerine alâmettir. Kor­kunç denizler cehennemde bulunan ateş denizlerine işarettir. Acı, yenmez meyveler cehennem meyvelerindeki zakkumları, kaynar sular da ma-i hamime işarettir. Binlerce korkunç has­talıklar, cüzzamlar, firengiler, firengiden dökülmüş yüzler, cehennemdeki azaplara işarettir. İnsanda bulunan irinler ve cerahatler cehennemde bulunan derelerden akan pis sulara alâmettir. Dünyadaki körler, kâfirlerin gözlerinin kör edilip cehenneme öylece atılacaklarına işarettir. Dünyada sar'alı, nüzullü olanların hastalıkları, dünyada tefecilik yapan, insan hakkına riayet etmeyenlerin sıfatlarına işarettir. Hapishane cehenneme alâmettir, orada bulunan koğuşlar, derekâtı ce­henneme işarettir. Katiller, hırsızlar, ağır cezalılar, mahkûmlar cehennem ehline işarettir. Hücreler, zincirler, cehennemde olan azap âletlerine işarettir.

Hapishane müdürü, cehennemin baş meleği olan Malik namındaki meleğe, gardiyanlar cehennemde vazife gören zebanî namlı on dokuz meleğe alâmettir. Kur'anı Kerim her memleketin kendi kanununa alâmettir. Kanunları çiğneyen hâkimin huzuruna sevk edilip ceza gördüğü gibi, hakkın ka­nununu çiğneyenin de ceza göreceğine alâmettir. Suçluyu mahkemeye sevk ederken, o memleketin kanununu temsil eden inzibat kuvvetleri, polis ve jandarmalar vazife görürler. Bun­lar Allah’ın emri ile vazife gören meleklere işarettir. Dünya âleminde bazı kimseleri, gizli polis veya millî emniyet, takip edip yaptıklarını tespit eder ve vakti geldiğinde kendilerine yaptıklarından sual sorarlar. İşte bunun gibi insanda da iki melek vardır ki, onlar bizden ayrılmayıp “hayır ve şer” fiillerimizi tespit ederler. Bu melekler de Allah’ın emniyet memurlarıdır. Bizimle beraber olan bu melekler gizli polislere alâmettir. Bunlara (Kiramen Kâtibin) denir. Yaptığımız hayır ve şer işlerimizi yazarlar. Bunları biz görmeyiz. Onlar bizimle beraberdir, bizi takip ederler.

Bir memlekete vardığımız zaman, o memleketin hududuna yaklaştığımızda, bizi hudutta o memleketin polisi karşılayıp pasaport sorduğu gibi, kabre vardığımızda iki melek gelir bizden pasaport sorar. Yani Allahtan, Peygamberden, dinden imandan ve kitaptan sorarlar. Bir memleketten diğer bir memlekete gitmemiz, dünyadan âhirete, memurların pasaport sormaları, meleklerin bize birtakım Sorular soracağına alâmettir. Pasaportta gideceğimiz memleketin sefaretine tasdi ettirmemize alâmet de, hükümet-i ilâhiyyenin sevgili sefir olan Muhammed (s.a.v.)’in imanımızı tasdikidir, Pasaport tasdik mührü yoksa kabul edilmeyişimiz ve icap ederse tevki edilmemiz imansızların kabirde tevkif olunacaklarına işarettir.

Zelzeleler kıyametin şiddetine, ezan sûr'un üflenmesine mahkemeler mahşer yerine, hesap vermeye, hâkimler Allah; müddeiumumiler Nebilere, suçlarımız dosyalara, mübaşiri münadî olan meleklere, mîzan adalete işarettir. Mahkeme olup davayı kazananın sevinmesi, beraat edenin meserre mü'min kulların hesaptan sonraki sürûruna, cennete lâyık olanın beşaretine alâmettir. Mahkeme olup hapiste yahut idam mahkûm olan kimsenin me'yusiyeti, nedameti âh-u figanı cehenneme sevk olunan günahkârın ve cehennemde ebedî kalacak olan kâfirlerin nedamet ve helâkına işarettir.

Ömür bahçesinin gülü solmadan

Uyan hey gözlerim gafletten uyan

Âcil bir gün bize devran dönmeden

Uyan hey gözlerim gafletten uyan

Nice gafletine mağrur olursun

Kervan geçer gider yolda kalırsın

Billahi sonra pişman olursun

Uyan hey gözlerim gafletten uyan

Derviş Yûnus söyler sözü tutulmaz

Senin kumaşın bu yerde satılmaz

Böyle yatmak ile Hakka varılmaz

Uyan hey güzlerim gafletten uyan..

Ey mü'minler!... Ayaklarımız yürürken, hak için yürü­sün. Dillerimiz, hakkı zikr eylesin. Ömür bahçesinin gülleri sol­madan, dillerimiz susmadan, çenelerimiz kilitlenmeden göz­lerimiz gaflet uykusundan uyansın. Zira ömür denilen o aziz nimet çok çabuk gelir, geçer. Cansız binek bir gün olur, kapıya dayanır. Evin, yuvan matemlere boyanır, Son pişmanlık fay­da vermez. Kabrinde, karanlıkta ağlamanın sana hiç fayda­sı olmaz. Geçen ömrün geriye dönmez. Daha dün, çocuktuk. Sonra genç olduk, delikanlı olduk. Bak, şimdi saçımıza, saka­lımıza aklar düştü. Yakında, amel sandığı olan kabire girece­ğiz. Hakka lâyık ne amel işledik? Sonumuz ne olacak, bir düşündük mü? Bu fâni dünya için, mirasçılarımıza mal ve mülk bırakmak için, haram-helâl demeden mal ve para cem' ettik. Âhiretimiz için ise, hiç bir hazırlığımız yok!... Ellerimiz boş, yüzlerimiz kara. belki de bir çok suçu ve günahı beraberimiz­de götürüyoruz. Gelin; tövbe edelim. Hakka rücû edelim. Ömür kuşu uçmadan, fırsat elden kaçmadan, ecel bize gelip çatmadan, hak bizleri rahmet ve mağfiretine çağırıyor. Der­dine deva, marazına şifa bul. Geride bıraktığın zamanlara na­zar eyle, neler oldu? İleriye bak, neler olacak? Akıllı isen, ib­ret al!...

Dinleyin ahbaplar bir mânâ gördüm

Bir yere vardım gömlek biçerler

Bize de varandır diyerek sordum

Dediler bir yakasızda sana biçeriz bir gön

Kabir dünya gibi bol mu sanırsın

Mindersiz yastıksız yere konursun

Eriyip çürüyüp toprak olursun

Karanlık kuyular açarlar bir gün

Kabir diyorlar bu karanlık yere

Girmeden uğrarsın âh ile zâre

Şifası bulunmaz bir derin yâre

Merhemsiz yâreler açarlar bir gün

Ey Aşkî söylersin ibret almazsın

Ahvali mevtadan haber sormazsın

Hakkın rızasına suvar olmazsın

Bu handan elbet göçeriz bir gün.

Ey cenazeye hazır olan imam ve cemaat efendiler! Cenaze namazını kıldığınızda, bunları düşünmeniz lâzımdır. Bunları düşünmezsek, bizlere ölüm yokmuş gibi hareket edersek, gaflette bulunursak ki bir gün de, bu halin bize gelmesi mukad­derdir. Cenaze namazı kılarken yüz bin türlü dalavere düşü­nen kimsede, iman var mıdır, Yok mudur, size sorarım? Böyle gafletle namaz kıldıran imam efendinin, yakın bir zamanda başındaki sarık yılan olup boynuna dolanacak. Onu nâra ilete­cektir. Ey İmam Efendi! Senin azabın hiç bir kimsenin azabı­na benzemez. Sen, Nebi (s.a.a.)’i temsil edensin. Yaptığın cürmün azabı çok büyüktür. İnsafa gel, ölüden ibret al! İnsan olmaya bak. Keçi can kaygusunda, kasap et kaygusunda ka­bilinden hareket etme. O sarık, o cübbe senin gibi çok imamdan kaldı. Daha nicesinden kalacaktır. Bunu böyle bil de ona göre hareket et. Seni irşad ettiğim için bana kızma. Aleyhim­de bulunma. Bunları bana Allah söyletiyor. Söyleyene bakma söyleteni gör. Sana nimeti verene bakma, verdirene nazar et. Sana sopayı vuranı nazar-ı itibara alma, vurduranı anla!

Ey ölümü düşünmeyen, öleceğini hatırına getirmeyen! İyi bil ki, bu ölüm denen korkunç hal senin ve benim de başı­mıza gelecek, sinelerimizde umulmaz yaralar açacak. Sevgi­lilerimiz bizden kaçacak, sevdiğimiz mallarımız sevmedikle­rimize kalacaktır.

Bir gün Resul (a.s.) ashabına nasihat ediyordu. Onun bu tatlı sözlerini dinleyen ashab efendilerimiz, kimi hak kor­kusundan, kimi hak sevgisinden ağlıyorlardı. İçlerinde yalnız Üsame (r.a.) ağlamıyordu. Resûlullah (s.a.) e halinden şi­kâyet etti. Efendimiz onun göğsüne mübarek ellerini koyup:

“(Uhruc ya iblis)” dediler; yani “çık yâ şeytan!” demektir. Üsa­me ağlamaya başladı. Sonra ashabına dönüp şöyle buyurdu­lar: Gözün ağlayamaması kâlb katılığından, kâlb katılığı gü­nahın çokluğundan, günahın çokluğu ölümün unutulmasın­dan, Ölümün unutulması tûlu-u emelden, tûlu-u emelin sebe­bi dünya hayatını fazla sevmekten ileri gelmektedir, buyurdu­lar. Dünyayı İslâm dini, Kur'ani Kerim zemmeyledi; dünya nedir? Dünya mal, mülk, masa, kasa, rütbe, kumaş, evlâd değildir. Her ne şey seni Rabbinden men ederse işte dünya odur. Meselâ, bütün dünyanın her nimetine sahip bir kişi Rabbini unutmaz, ona karşı kulluğunu tam yaparsa bu kişi dünya perest olmayıp, hakkın sevgili kulu, Peygamberimizin üm­metidir. Bir kişi fakir olup dilense o dilenciliği yüzünden Rabbine karşı olan kulluğunu yapmasa, bu kişi dünya peresttir. Hak katında Resûlullah’ın indinde makbuliyyeti yoktur. Sö­zün kısası elin kârda, gönlün yârda olacak. Bütün dünya se­nin olacak, sen Hak'kın olacaksın. Hiç ölmeyecek gibi dün­yaya çalışacaksın, yarın ölecekmiş gibi âhirete hazırlanacaksın. Herkes senden iyilik görecek. Her mahlûka merhametli olacaksın. Adil, sâdık, dürüst, çalışkan ve doğru olacaksın. Böyle olman lâzım. Zira mü'minler böyle olur. Hem Rabbini, hem peygamberlerini hem de insanları memnun eder. Mü'min demek Allaha inanmış, nebilere, kitaplara, meleklere, kıya­mete hayrın ve şerrin, kaderin haktan olduğuna, öldükten sonra dirilip dünya hayatından Allaha hesap vermeğe iman eden kimsedir. Peygamberimiz, Müslüman o kimsedir ki elin­den ve dilinden kimseye zarar vermez, buyurmuşlardır. İyilik edemezsen, hiç olmazsa kimseye zararın dokunmasın. Bu söz­leri söyleyip kalbiyle inanan kimse fiili ile ispat ederse işte o, kâmil mü'mindir. Yalnız dili ile söyleyip kalbi ile de inanıp fiili bu inandığına uymazsa fâsıktır, günahkârdır. Onun affı Allah’ın rahmetine kalmıştır.

Mü'minler! nâr'dan yani, cehennemden çıkmak var diye, bu nâr'a girişe ehemmiyet vermemezlik yapmayalım. Elini bir defa ateşe daldır, ne kadar tahammül edebileceksin? Cehen­nem denilen yer, hamam sıcağı kadar hararetli olsa, ne kadar tahammül edebiliriz? Bir düşünelim. O ateşlerin içerisinde ya­şayan bir takım hayvanlar var ki, bunlar ehl-i nâr-ı sokacak incitecektir. Yaz geceleri sivrisinek, tahtakurusu, pire ve ka­rasinek gibi insanları ta'cîz eden hayvanların iz'acma taham­mülümüz yok, hem de bunlardan kurtulmak elimizde iken, gördüğümüz huzursuzluğu, bir düşünün. Halbuki orada ira­demiz elimizde olmayıp korkunç azaplara nasıl tahammül ede­riz? Hele imansızlar hakkın nimetini yiyip, devletini sürüp, hakka karşı gelen Resulleri tekzip edip, onlara iman etmeyen­ler ebediyyen orada kalacaklar Allanın azabına dayanamayacaklardır. Fakat ne faydası var! Ciltleri yanıp kül olduk­tan sonra tekrar ciltleri meydana gelecek ve bu azabı ebediy­yen tadacaklardır.

İsa aleyhisselâm, bir gün otlakta otlayan bir sürüden bir koyun yakalayarak, kulağına bir şeyler söyledi. Koyun, ot yemez, su içmez oldu.

Birkaç gün sonra, yine aynı otlaktan geçen İsa aleyhis­selâm, çobana o koyunu göstererek:

“Bu hayvan hasta mı? Neden, diğerleri gibi ot yemiyor ve su içmiyor?” Diye sordu. Kendisini tanımayan çoban da:

“Geçenlerde, buradan bir zat geçti ve bu koyunun ku­lağına bir şeyler söyledi. O günden beri, bu hayvana bir durgunluk geldi,” cevabını verdi.

Acaba, Hazreti İsa koyunun kulağına ne söylemişti?

İsa aleyhisselâm, o koyunun kulağına: “(Ölüm var!)” demiş ve hayvan olduğu halde, ölümü işiten koyun yemeden, içme­den kesilmiş ve bu hale gelmişti.

Ya, biz insanlar? Gözlerimizin önünde, en sevdiklerimiz ölüp, göçtüğü halde sanki ölüm sırası bize gelmeyecekmiş gi­bi, gülüp oynuyor, Allaha karşı yüz bin isyandan geri dur­muyoruz. Halbuki, bize hayvanlardan daha fazla yaslanmak, tasalanmak düşer. Çünkü ölüm bize, hesap ve sual de bize­dir. Ölümden ibret almayan, hiç bir şeyden ibret alamaz. Böy­le olanlar da, kendilerini çekip çeviremezler ve Allaha kulluk edemezler. Âkil olan, ölümden ibret alır ve bir gün kendisinin de öleceğini düşünür. O korkunç gün için hazırlık yapar. Ya­şadığı her günü, Allaha ibadet ve itaatle geçirir. Kıldığı her namazın, belki de son namazı olduğunu hatırına getirir de, Rabbine öylece ibadet eder. Bu şekilde ibadet edenlerden, hiç bir kimseye kötülük gelmez. Çünkü onlar Allah’ın emirlerin­den dışarı çıkmazlar. Allanın menettiği şeylere el uzatmazlar.

Bir düşünelim!... Hani babalarımız? Hani dedelerimiz? Hani firavunlar, hani Nemrud'lar hani o dünyaya sığmayan­lar? Hani, o Allahlıklarını ilân edenler, hiç ölmeyeceklerini zannedenler? Nereye gittiler, nice oldular?

Şimdi, onların hiç yıkılmayacak sandıkları sarayları, kâ­şaneleri örümceklere, yılanlara, akreplere mesken oldu. Ey âşık-ı-sâdık:

Bugün tövbe edeyim, yarın tövbe edeyim diyerek ömür­lerini nevaya verenler, bu nimetlerden mahrum kalırlar. Ya­lancılıkla, düzenbazlıkla, hilekârlıkla nefeslerini ve nefisle­rini tüketenler, ebedî hüsrana uğrarlar. Nefislerine zulmeden­ler o kimselerdir ki, Allahu Teâlâ'yı inkâr ederler, Resullerine tâbi olmazlar, hiç ölmeyeceklerini, dünya yüzünde baki ve ebedî kalacaklarını sanırlar. Bu gibiler, bütün bu nimetlere erişemedikten başka, azap günü gelip çattığında pek korkunç azaba uğrarlar ve o azap içinde ebediyyen kalırlar. Bu azabın dehşet ve şiddetinden kurtulmaya çalışırlar ama bütün bu gayretlen boş ve beyhudedir. Zira onlar bu azaba daha dün­ya hayatında iken istihkak kesbetmişler, ölümleri ânından iti­baren de ebedî azaba mahkûm olmuşlardır.

Ey mü'min:

Ölüm günü gelip çatmadan tövbe et.. Yaptığın bütün kö­tülüklere, fenalıklara, kabahatlere, suçlara ve günahlara töv­be et. Bir daha işlemeyeceğine söz ver, nadim ol, ağla ve gözyaşı dök, bir daha kötülük yapmamağa azm-ü-cezm eyle. Allahu Teâlâ, tövbe eden kullarını sever. Allahu Teâlâ, kötülük­lerden kaçınan, mâ'nen ve maddeten arınmasını bilen temiz ve tâhir kullarım sever. Ebedî saadet ve ni'metlerini de böy­lece tövbe eden, arınan ve kötülüklerden sakınan kulları için hazırlamıştır. Bunu bil, bu gerçeğe inan, Hakkın vâ'dine bağ­lan, gayret kemerini beline kuşan. Tevhidi, tehlüi, temcidi, doğru konuşmayı, hak söylemeyi diline vird edin. Yalandan, gıybetten, boş ve faydasız sözden, seb'den, küfürden, haram yemekten, inciten ve kalp kıran acıt konuşmalardan, şahitliği ketmetmekten dilini temizle ve koru. Gözlerinden gaflet ve hıyanet perdelerini kaldır. Gözlerini, gördüklerinden ibret alır hale getir. İyiyi, güzeli ve doğruyu görmeğe alıştır. Ku­laklarını hak kelâmına ver, Allahu Teâlâ'nın sevmediği söz­lere kulaklarını tıka. Gıybete, kötü söze, boş ve faydasız ko­nuşmalara kulaklarını kapalı bulundur. Ağızdan alınan zehir; vücudu ifna ettiği gibi, kulaktan alman zehirli kelâm da in­sanın ruhunu ifna eder. İki çenen arasındaki et parçası ile iki budun arasındaki et parçasına sahip ol. Ayaklarım da dai­ma doğru yolda bulundur. Sapıkların, azmışların, fısk-ü-fesat yolunda gidenlerin yollarına saptırma. Unutma ki, ölüm bir gün bize de gelecek, bize de yetişecektir. Ölümden kurtuluş yoktur. Bir gün gelecek, bizi de alacaklar, evlât ve ıyalimizi yetim koyacaklar, kabrimize bırakıp savuşacaklardır. Kabir denilen yer, ya cennet bahçelerinden bir bahçe, yahut cehen­nem çukurlarından bir çukurdur. İşte, o çukurda amellerimiz ile baş başa kalacak, ya feci bir azaba uğrayacak veya rahat ve güzel yeni bir âleme kavuşacağız. Orada, bizlere ihsan buyurulacak mükâfatları bekleyeceğiz.

Dünya, âhiretin tarlasıdır. Ebedî hayat, buradan kaza­nılır. Şu var ki, bu ebedî saadeti, bu zevali olmayan baki mül­kü; fâni âleme tercih edenler altını teneke ile değişen gafil­ler gibidirler. Her gün yakınlarından dostlarından, ahbap ve arkadaşlarından ölenleri gördükleri, dünya hayatının fâni ve geçici olduğunu da bildikleri halde, bundan ibret almayanlar, âhiretleri için hazırlık yapmayanlar bu gafletlerini elbette nedametle ödeyecekler ve elbette bu gibilerin âkibetleri iyi ol­mayacaktır.

Allahu Teâlâ, zâlimlerin mü'ini, yardımcısı değildir. Al­lahu, Teâlâ muhsinlerin, müttekilerin yardımcısıdır ve onlarla beraberdir. Nereden gelip nereye gittiğini, ne için gelip ne için gittiğini bilmeyen, ne için halk olunduğunu sezemeyen, hilkatinin sebebini arayıp araştırmayan, nefsinin aczini öğrenemeyen, Allahu Teâlâ'nın izzetine iyman etmeyen kişiler, el­bette baki âlemde sefil ve rezil olacaklardır.

Hakka gönül veren âşıklar ise, sevdikleri ile haşrolacak, sevdikleri ile ebediyyen beraber kalacaktır.

Kafile kalkacak, günler yaklaştı;

Yakında çıkarsın bâb-ı gafletten.

Yarandan, ihvandan göçler sıklaştı;

Uyan ey gözlerim hâb-ı gafletten.

Yaptığın hesaplar bir gün bozulur

Kafile sessizce yola düzülür.

Düşmanın sevinir, dostun üzülür;

Uyan ey gözlerim hâb-ı gafletten.

Çırçıplak ederler, soyarlar seni;

Bembeyaz kefenle boyarlar seni.

Bir tabut içine koyarlar seni.

Uyan ey gözlerim hâb-ı gafletten.

Cansız binek gelir o gün kapıya.

Vârislerin gelir malın yağmaya.

Var mı kimsen sana Kur'an okuya

Uyan ey gözlerim hâb-ı gafletten.

Üç beş dostun ağlar, ağyar sevinir;

Anan saçın yolar, ehlin döğünür;

Sessizlik evinin yolu görünür.

Uyan ey gözlerim hâb-ı gafletten.

“Fe-İzâ câ'e ecelühüm lâ yeste'hirûne sâ'aten ve la yestakdimûn.”[209]

“(Ecel geleli mi, ne bir lâhza geri kalırlar, ne de bir lâhza ileri gedebilirler.)”

Kâfirlerin, zâlimlerin ölümleri çok acı, çok korkunç ve çok fecidir. Kâfirlerin ve zâlimlerin, ölüm ânında çektikleri azabı, Kur'an-ı-kerim şu yolda haber vermektedir. (Allahu Teâlâ'ya sığınırız).

Dünyayı alırsın boynuna

Hiç ölüm korkusu gelmez aynına

Azrail geldiğinde yanına

Hazine dolu paran olsa ne fayda?

Mü'minler ölmezler. Fâni ve geçici dünya evinden, baki ve ebedî olan âhiret evine göç ederler.

“Herkese yaptığı işin karşılığı tastamam verilir. Zaten Hak Teâlâ onların yaptığını en iyi bilendir.”

Allah celle, Hadis-i-kudside:

“İzzet ve celâlime ka­sem ederim ki, kulumun kalbinde iki korkuyu ve iki emniyeti cem'etmem. Benden dünyada kor­kanları ve her işlerinde benim rızamı arayan­ları, kıyamet günü bütün korkularından emin ederim, onu o müthiş gün korkutmam. Dünyada benden korkmayanları ve emin olanları da, kı­yamet günü korkuturum.” buyurmuşlardır.

Bir adam, mescitte namaz kılıyordu. Namazdan çıkınca, bir heybe içinde bıraktığı bin altının yerinde yeller estiğini gördü. Aynı mescitte namaz kılmakta olan Hazret-i Ali (Kerremallahu vechehu) Efendimizin hafidi İmam Cafer sadık efendimize:

“Mescitte ikimizden gayrı kimse yok, paramı ve heybe­mi sen çaldın, diyerek iftira etti. Hazret-i-İmam, her ne kadar:”

“Ben, Evlâd-ı Resuldenim. Böyle şeylere tenezzül etmem,” dediyse de, dinletemedi:

“Mescitte senden başka kimse yoktu ki başkası almış ol­sun,” diyerek diretti. Hazret-i-İmam sordu: “Heybende ne kadar para vardı?”

“Bin altın vardı.”

“Öyle ise gel benimle beraber, diyerek parası kaybolan adamı saadet-hanesine götürdü ve şahsına ait paradan kay­bolduğu iddia olunan bin altını adama verdi. Parasını aldığı halde, küstahlığı elden bırakmayan müfteri:”

“Almadınsa bana bu parayı neden verdin?” Diye Sorunca da:

“Evlâd-ı-Muhammed'e iftira ettiğinden nâra girmeni is­temedim ve bu parayı sana helâl ettim,” buyurarak adamı savdı.

Hazret-i-İmam, bir müslümanı yalancı çıkarmak isteme­mişti. Fakat gelin görün ki, parasının çalındığını iddia eden adam, arkadaşlarının yanına gelince, gülerek kendisine:

“Geçmiş olsun, dediler ve şaka olsun diye kendisi namaz kılarken, içinde bin altın bulunan heybeyi gizlice alıp sakladık­larını söylediler ve heybeyi sahibine teslim ettiler.”

Adamcağız, yaptığı hatayı anlayarak büyük bir üzüntü­ye kapıldı. Parasını kendi arkadaşları alıp sakladıkları halde, hiç suçu olmayan ve mescitte kendisi gibi namaz kılan bir zatı hırsızlıkla itham ettiğinden utandı. Şahsını tarif ederek bu za­tın kim olduğunu sordu. Kendisine:

“O zat, Peygamber-i zişânın amcası oğlu Hazret-i Ali'nin torununun çocuğudur, denilince doğru Hazret-i İmam Cafer Sadık'ın evine koştu, ellerinden öperek affını ve rızasını diledi ve haksız olarak aldığı bin lirayı iade etmek istedi. Hazret-i-İmam kabul etmedi ve adama şöyle buyurdu:

“Bu hane, Evlâd-ı-Muhammed hanesidir. Bu hane, mâ'den-i-nübüvvet, sırrı velayet, vâris-i ulum-u Nebevi hanesidir. Bizim mülkimizden bir şey çıkarsa, tekrar bize avdet etmez. Verdiğimizi geri almak, bizim şânımıza münasip ve lâyık de­ğildir. O altınlar, sana hediyemiz olsun, güle güle harca.

Fânî dünyaya meyleden, dünyası için dinini terk eden, dünya malı için Hak binasını yıkan, ölümden ibret almayan gafil!.. Artık, kötülüklerden elini, eteğini çek. Ölümünü dü­şün... Neler gördün, daha neler göreceksin... İş, ölmekle bit­miyor. Asıl hayat, ondan sonra başlıyor. Şimdi uykudasın; bu gördüklerin rü'yadan başka bir şey değildir. Yalnız şu farkla ki, rü'yada yaptıklarından mes'ul değilsin amma, dünyada yap­tıklarından sorumlusun. Yakında uyanacaksın; bütün insanlar uykuda öldüler mi, uyanırlar diyor Allah Resulü.

Yâ Rab. Bizi, ölmeden uyandır, ibretle bakacak, gerçek­leri görecek bir göze sahip kıl. Haya sahibi bir yüz, ağzımıza tatlı bir dil ihsan eyle.. Bize hayatımızda dua edenleri, mematımızda rahmet ve Fatiha ile ananları iki cihanda aziz ey­le. Âmin diyen dilleri nârından azad eyle. Âmin, bi-hürmeti seyyid-il-mürseliyn vel-hamdü lillahi Rabbil-âlemiyn, kabul-üd-dua el-Fâtiha.

Her şeyin yaratıcısı, ancak Ulu Allah'tır. O'ndan başka yaratma gücüne sahip bir kuvvet yoktur. Yaratıcılık vasfı, sadece Yüce Allah'a mahsustur.

Bu âlemde meydana gelen her şey Yüce Allah'ın bilmesi, dileme ve yaratmasıyla var olur. İşte herhangi bir şeyin, belirli bir şekilde meydana gelmesini Ulu Allah'ın ezelde dilemiş olmasına Kader denir. Ve Ulu Allah'ın dilemiş olduğu şeyi, istediği zaman var etmesine de Kaza denir.

Ulu Allah'ın falan kişiyi, filân günde yaratmayı ezelde dilemiş olması kader'dir. O kişinin takdir edilen günde dünyaya gelmesi de yaratma, bir kaza'dır. Burada kader ile kaza birbirinden ayrı şeylerdir.

Ulu Allah'ın takdir ve kazasının dışında hiç bir şey düşünülmez. Gerçekten inanmak, aynı zamanda razı olmaktır. Ancak, kaza kadere boyun eğmek, bizi Sorumsuzluğa ve miskinliğe sevk edemez. Çünkü insanoğlunun da bir iradesi vardır. Bu irade ve çalışmanın sonucu olan her şeyden insan, sorumludur. Bu sebeple insan, Yüce Allah'ın rızasına uygun hareket ederek, kötü yollara düşmekten kaçınmak zorundadır. Bir insan günah işlemek ister ve iradesini bu yolda kullanırsa, Ulu Allah da o günahı yaratır. Fakat bundan memnun olmaz. Ve müslümanlara yakışan, en doğru hareket şekli, Yüce Allah'ın memnun kalmayacağı emirlerine aykırı olan her şeyi yapmamaktır. Kaza ve kadere inanmanın birçok fayda ve hikmetleri vardır.

Bir kere, kazaya ve kadere inanan kişi, her şeyin tek yaratıcısı hâkimi olarak, sadece Ulu Allah'ı tanır. Böylece, ruhu yükselir. Kabirlik için atar, karakteri ve ahlâkı düzelir. Gene o kişi, hayatta her şeye girişir, başına gelene göğüs gerer. Ömrü boyunca cesaret ve gücünü kaybetmediği için, basardan başarıya ulaşır. Çünkü kaza ve kadere boyun eğen kimse, bir iş de başarısızlığa uğrarsa; “Bunda bir hikmet ocak.” diyerek aynı şeyi başka yollardan başarmaya çalışır, bunu da yapamaz ise: “Allah bana bu kadar güç vermiş, buna da çok şükürler olsun.” der ve tevekkül eder.

Hemen belirtelim ki, kaza ve kader, insanoğlunun mesuliyetine sorumluluğuna engel değildir. İnsanlar, kendi irade ve güçlerine dayanarak çalıştıkları, kazandıkları, kaybettikleri; tek kelime ile yaptıkları her şeyden, Ulu Allah'a karşı sorumludurlar... [210]

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizli tutulacak ve açıkta gösterilmeyecektir.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Allowed HTML tags: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Son yorumlar

HGS