Korkunun Dereceleri

Korkunun Dereceleri

Havfın üç derecesi vardır: Zayıf, kuvvetli ve mutedil. Beğenileni mûtedil (orta) olanıdır. Zayıfı kadınlar gibi ince kalbli olmak, kuvvetlisi de ümitsizliğe kapılmak olup, hasta olma, kendini bilememe ve hattâ ölüm ihtimâli olabilir. İkisi de kötüdür. Çünkü korkunun, kendi nefsinde bir kemâli, olgunluğu yoktur. Tevhîd, marifet ve muhabbet gibi değildir. Bu sebeptendir ki, Allahü Teâlâ'nın bir sıfatı olamamıştır. Zîra havf (kor­ku) cahillik ve acizlik olmadan olmaz. Cahillik ve acizlik olmazsa, sonu meçhul olmaz ve tehlikeden sakınmak acz ve korku olmaz. Lâkin havfın gaafillerin hâline izafetle bir kemâli vardır. Zîra onlar için, çocukları oku­turken veya hayvanı yolda sürerken dövmek ve kamçılamak gibidir Çocuğun hâtırına getirecek, çalıştıracak veya hayvanı korkutacak kadar kuvvetli ise bunları yapması noksanlık olur. İkisi arasında olması gerek­mektedir. Günâhlardan sakındıracak tâatleri yaptıracak hâlde olmalı­dır. Âlim olanın havfı da o derece mutedil olur. Çünkü ifrata varınca recâ (ümîd) sebeblerini düşünmemeye başlar. Zayıf olunca da işin zara­rını anlayamam. Korkmadığı hâlde kendine âlim diyen, ilim elde etmemiş boşa zaman harcamıştı. Tıpkı çarşılarda dolaşan, kendine hikmet sa­hibi diyen ve hikmetten hiç haberi olmayan falcılar gibidir. Çünkü bütün marifetlerin başı, kendini ve Allahü Teâlâ'yı tanımaktır. Kendini ayıplı ve kusurlu Allahü Teâla'yı ise, Celâl, Azamet ve Hâkimiyet sahibi olarak bilmektir. Kendini ve Allahü Teâlâ'yı böyle bilmekten, korkudan başka bir şey doğmaz.

Korkanların çoğu akıbetinin kötü olmasından korkmuşlardır. Çünkü inşânın kalbi değişebilir. Ölüm zamanı müdhiş bir zamandır. O vakitte kalbin neye karar kılacağı bilinemez. Hattâ ariflerden biri şöyle der:

“Bir kimsenin elli sene tevhîd üzere olduğunu bilsem, yanımdan bir du­varın arkasına gitmek kadar uzaklaşsa, tevhîd üzere olduğuna şâhidlik edemem! Çünkü kalb hâli değişebilir ve neye döndüğünü bilemem”. Bir başkası da der ki:

“Evin kapısında şehîd olmayı mı, yoksa odanın kapı­sında müslümân olarak ölmeyi mi seversin deseler, odanın kapısında öl­meyi istemem. Çünkü evin kapısına çıkıncaya kadar İslâm üzere kalacağı­mı bilemem”. Ebû'd-Derdâ (radıyallahü anh) yemin etti ki:

“Hiç kimse, îmânın ölüm zamanında geri alınmayacağına emîn olamaz”. Sehl-i Tüsterî buyuruyor ki:

“Sıddîklar her nefeste sû-i hâtemeden korkarlar. Süfyân-ı Sevrî (rahmetullahi aleyh) ölüm zamanında inledi ve ağladı. Allahü Teâlâ'nın afvının senin günâhından büyük olduğunu bilmez misin? Dediler.

“Tevhîd üzere (îmânla) gideceğimi bilsem, dağlar kadar günâhım olsa yi­ne korkmam”, buyurdu. Büyüklerden biri vâsîyet eyledi ve elinde olan şey'i bir kimseye verdi ve:

“Tevhîd üzere (îmânla) ölmenin nişanı şöyle şöyledir. O nişanları görünce, bu para ile şeker ve badem içi satın al ve şehirdeki çocuklara dağıt ve bugün filânın sevinç günü saadete erdiği gündür de. Eğer bunu görmezsen, İnsanlara söyle namazımı kılmasınlar benimle meşgul olmasınlar. Hiç olmazsa öldükten sonra mürât olmayayım”, dedi. İsâ aleyhisselâm havarilerine:

“Siz günâhtan korkarsınız biz peygamberler küfürden korkarız”, buyurdu. Peygamberlerden biri, açlık, susuzluk, elbisesizlik ve daha birçok sıkıntılara mübtelâ oldu. Sene­lerce sürdü. Nihayet Allahü Teâlâ'ya inliyerek yalvardı. Allahü Teâlâ:

“Kalbini küfürden koruyorum, buna razı olmuyorsun da, hâlâ dünyâyı mı istiyorsun?” buyurdu. Yâ Rabbît tevbe ettim, razı oldum, deyip dünyalık istediği için başına toprak saçtı. Su-i hâtemenin işaretlerinden biri nifak­tır Bunun için Ashâb-ı Kiram (aleyhimürrıdvân) kendileri için dâima nifaktan korkarlardı. Hasan-ı Basri (rahmetullahi aleyh) buyurur:

“Ben­de nifak olmadığını bilseydim, bunu yeryüzünde olan her şey'den daha çok severdim”. Yine buyurdu: “İçin dışa, kalbin dile uymaması nifaktan arzu ve şehvetlerinin kendisinden alındığını, dünyâdan kahır ile çıkarıldığını ve istemediği yere götürüleceğini görür ve kendisine böyle yapıl­dığını görünce, kotu düşüncesi artar, o az sevgi de kalmaz. Tıpkı çocu­ğunu az seven bir babanın, çocuğundan çok sevdiği bir şeyi bu çocuğu alırsa, çocuğun düşman olması gibi olup eskiden olan o az sevgisi de kalmaz. Bunun için şehidlik mertebesi büyüktür. Çünkü o anda dünya gözünden kalkmış- Allah sevgisi kalbini kaplamış, gönlü ölmeye hazır­lanmıştır. Böyle bir zamanda gelen ölüm büyük bir kazançtır. Zira böyle bir hâl çabuk değişir, kalp her zaman o güzel hâlde kalmaz. O hâlde kal­binde Allahü Teala'nın sevgisi her şeyden kuvvetli olanı bu sevgi, ken­dini bütün varlığı ile dünyâya vermekten men eder. O bu tehlikeden da­ha emîn olur. Ölüm zamanı gelince, sevgiliyi görmek zamanının geldiğini bilir, ölümü hakîr görmez. Allah sevgisi daha da artar, dünyâ sevgisi büsbütün yok olur. Bu hüsn-i hâteme (îmânla gitme)nin alâmetidir. Bu tehlikeden uzak olmak isteyen, bîd'atten, uzak olmalıdır. Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadîs-i şeriflerde olanlara inanır, anladığını kabul eder, anla­madığı için doğrudur der ve hepsine inanır. Allah sevgisinin kendini kaplamasına, dünyâ sevgisinin azalmasına uğraşır. Bu da ancak, şerîatin hududunu gözenekle olur. Böylece dünyâ kendisine aşağı gelir ve ondan kaçar; Buna mukaabil- Allah sevgisi kalbinde kuvvetlenir. Dâima O'nu zikreder, O'ndan konuşur. Dünyâyı sevenlerle değil, O'nu sevenlerle soh­bet ve arkadaşlık eder. Demek kî dünyâ sevgisi gaalib olunca tehlike başlamış demektir Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de:

“Ey Muhammed, Hicre­ti terk edenlere de ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleri­niz, kabileniz, elinize geçirdiğiniz mallar, kesâddan korka geldiğiniz bir ticâret ve hoşunuza gitmekte olan meskenler size Allah'dan, O'nun Pey­gamberinden ve O'nun yolundaki bir cihaddan daha sevgili ise, artık Al­lah'ın emri gelinceya kadar bekleye durun. Allah fâsıklar güruhunu hi­dâyete erdirmez.”

“Birinizin yaradılışı ana karnında kırk gün nutfe olarak toplanılır. Son­ra olusu kadar bir müddet pıhtılaşmış kana döner, sonra o, bu kadar müddet bir çiğnem et paçası olur. Sonra ona bir melek gönderilir de ona ruh üfler. Ve dört (şey)le emrolunur: Rızkını, ecelini, amelini, şakî veya saîd olacağını yazar. Kendinden başka (ibadete lâyık) hiçbir ilâh bulunmayan (Allah) a yemin ederim ki biriniz cennet ehlinin işini yapmaya devam eder, nihayet kendisi ile cennet arasında ancak bir arşın (kadar açıklık) kalır da (ana karnındaki) yazı (lan kader) onun önüne geçer (ek kendisini mağlûb eder) de âteş(-i cehennem) ehlinin işini yaparak cehennemi boylar. Sizden bir kimse, cehennem ehlinin iş­lediğini yapmaya devam eder, nihayet kendisi ile cehennem arasında ancak bir arşın (kadar açıklık) kalır da (ana karnındaki) yazı(lan kader) onun önüne ge­çer (ek kendisini maglûb eder) de cennet ehlinin işini yaparak cennete girer.”

İblis mel'ûn olduğu zaman, Cebrail ve Mîkâil dâima ağlıyorlardı. Allahü Teâlâ onlara vahiy gönderdi ve:

“Niçin ağlıyorsunuz?” buyurdu. “Mekrinden emîn değiliz,” dediler. “Böyle olmak gerek, emin olmama) lı”, buyurdu. Muhammed İbn Münkedir der ki:

“Cehennem yaratıldığı zamân, bütün melekler ağlamaya başladı. İnsanlar yaratılınca, ağlamayı kestiler. Cehennemin kendileri için yaratılmadığını anladılar. Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve seüem) buyurdu:

“Cebrail aleyhissslâm bana her geldiği zaman, Allah korkusundan titriyor görürdüm”. Enes (radıyallahü anh) der ki, Resûlüllah (aleyhisselâm) buyurdu:

“Cebrail'e Mîkâil'ın (aleyhisselâm) hiç güldüğünü görmedim. Sebebi nedir? Diye sor­dum. Cehennem yaratılandan beri hiç gülmedi dedi”. İbrahim aleyhisselâm namaza durduğu vakit, kalbinin coşması, kaynaması, iki mil uzak­tan duyulurdu. İmâm-ı Mücâhid (rahmetullahi aleyh) der ki:

Dâvud aleyhisselâm başını secdeye koyup kırk gün ağladı. Gözyaşının aktığı yerde otlar büyüdü.

“Yâ Dâvûd, niçin ağlıyorsun? Açsan, sana yemek ve­reyim, elbisen yoksa elbise göndereyim” diye bir ses geldi. Hazîn bir ses­le inledi. Nefesinin ateşi oradaki odunu yaktı. Sonra Allahü Teâlâ tevbesini kabul etti. Yâ Rabbî, kusurumu elime yaz da, unutmayayım, dedi. Duası kabul edildi. Elini yemeye ve içmeye uzatmadı ki, önce o kusuru görmesin ve ağlamasın. Bâzen kendisine bardakla su verirlerdi. Bardak dolu olmazdı. Gözyaşları ile dolardı. Anlatırlar ki, Dâvûd aleyhisselâm o kadar ağladı ki, takati kalmadı ve:

“Yâ Rabbî, ağlamama merhamet et­mez misin?” dedi. Vahiy geldi ki: Ağlamaya âit sözler söylersin, kusuru­nu unuttun mu?

“Yâ Rabbî, nasıl unuturum, kusurumdan önce Zebur okuduğum vakit, akan sular durur, kuşlar başıma toplanır, dağlardaki vahşî hayvanlar mihrabımı, etrafımı sarardı. Bugün bunlardan hiçbirisi olmuyor. Yâ Rabbî bu ne büyük korku ne müthiş iştir” dedi. Allahü Teâlâ buyurdu ki:

“O tâattaki ünsten, bu ise kusurun korkusundandır. Ey Dâvûd! Âdem benim kulum idi. Onu kudret elim ile yarattım. Ona ken­di ruhumdan üfledim. Meleklerin ona secde etmesini emrettim. Ona ke­ramet hil'atını verdim. Vakar tacını başına koydum. Yalnızlığından ya­kındı, Havva'yı yarattım. İkisini de Cennete koydum. Bir kusur işledi. Mahcûb ve çıplak huzurumdan uzaklaştırdım. Ey Dâvûd! Dinle, doğru dinle! Bana tâat ettin. İstediğini verdim. Kusur ettin, mühlet ver­dim. Şimdi bütün bunlarla bana geldin, kabul ettim”. Yahya İbn Ebî Kesîr der ki:

“Bildirdiler ki Dâvûd aleyhisselâm kusuru için seste ağlamak istediği zaman, yedi gün bir şey yemedi, hanımlarının yanına gitmedi. Sonra sahraya çıktı. Oğlu Süleyman aleyhisselâma, Davud'un (aieyhis-selâm) ağlamasını duymak isteyen mahlûkatın toplanması için, seslenmesini söyledi. Alî İbn Hüseyin Zeynelâbidîa abdest aldığı zaman, yüzünün rengi sararırdı. Sana ne oldu? Dediklerinde:

“Kimin huzuruna çıkacağımı biliyor musunuz?” derdi. Müsevver ibn Muhrebe Kur'ân-ı Kerîm okumaya dayanamazdı. Bir gün tanımadığı bir kimse:

“Hatırla o günü ki, müttekîleri binekler üzerinde Cennette bulundururuz, mücrimleri susuz olarak Cehennem ateşini tatmaya göndeririz” âyet-i kerîmesini okuyordu. Ben müttekîlerden değil, mücrimlerdenim, deyip bu âyeti bir daha oku dedi. Bir daha okudu. Feryâd etti ve can verdi. Hâtem-i Âsem der ki:

“Güzel, süslü yerlere aldanma. Cennetten daha iyi yer yoktur. Adem aleyhisselâmın ne gördüğünü biliyor musun? Çok ibâdet ediyorum diye övünme. İblis'in ne gördüğünü biliyor musun? Binlerce sene ibâdet etti. İlminin çokluğuna güvenme. Bel'am-i Baur ilimde o derecede idi ki, İsm-i Âzami bilirdi. Hakkında ise:

“Onun gibiler köpek gibidir” buyuruldu. İyi dostlara güvenme. Resulüllah'ın (sallâllahü aleyhi ve sellem) akrabası, yakınları, onu çok gördüler, onun soh­betinde bulundular ve fakat müslümân olmadılar. Sırrî Sekâtî buyurur:

“Her gün birkaç defa burnuma bakar, yüzüm karardı mı diye düşünü­rüm”. Atâ Sülemî, çok korkanlardan idi. Kırk sene gülmedi. Gökyüzüne bakmadı. Bir defa göğe baktı ve korkusundan düştü. Her gece birkaç de­fa kendini yoklar, insanlık şeklinden çıkıp çıkmadığını araştırırdı. İnsan­lara kıtlık ve bir belâ gelse, benim yüzümden geliyor derdi. Ahmed İbn Hanbel der ki:

“Korkudan bir kapının bana açılması için duâ ettim. Ka­bul edildi. Korktum ve aklımı yitireceğimi sandım. Yâ Rabbî, dayanabi­leceğim kadar ver, dedim. Sonra sükûnet buldum”. Kullardan birini ağ­larken gördüler.

“Niçin ağlıyorsun?” Dediler.

“Kıyamette insanları suâle çektikleri saatin korkusundan ağlıyorum” dedi. Hasan-i Basrî'ye bir kim­se, nasılsın? dedi.

“İnsanlarla beraber bir gemide bulunan ve gemi par­çalanıp deniz ortasından herkesin bir tahta üzerinde kaldığı kimsenin hâ­li nasıl olur?” Buyurdu. Çok korkunç olur, dedi. İşte benim hâlim öyledir, buyurdu. Yine buyurdu ki: Haberde geldi ki bir kimseyi bin sene son­ra Cehennemden çıkarırlar. Keşke ben o kimse olsaydım. Bunu son nefeste îmânsız gitmek ve ebedî Cehennemde kalmak korkusundan söyledi.[197]

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizli tutulacak ve açıkta gösterilmeyecektir.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Allowed HTML tags: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Son yorumlar

HGS