ALLAH’A ŞÜKRETMEK

ALLAH’A ŞÜKRETMEK

1- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:

“Her kim, sağlımı yerinde mal ve namus güvenliği içinde ve o günlük yiyeceği yanında sabahlarsa, sanki bütün dünya onunmuş gibi, Allah'a şükretsin.”[150]

2- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:

“Kim, (amalık, topallık, kötürümlük gibi ) belaya müptela olan birisini görüp de Allah'a, bana sıhhat verdin diye hamd ederse, her türlü belalardan korunur.”[151]

“Allah'dan korkun ve münafıkların kaçışından kederlenmeyin. Ta ki, şükretmiş olasınız.”[152]

“Eğer küfre dalarsanız şüphe yok ki, Allah sizden müstağnidir; (hiç bir şeyinize muhtaç değildir). 0 kadar var ki. kullar küfrüne razı olmaz. Eğer şükreder de imana gelirseniz, sizin hesabınıza ona razı olur.”[153]

“Allah size bir güçlük dilemez, fakat sizi tertemiz yapmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister; tâ ki şükredesiniz.”[154]

“Allah âyetlerini size böyle açıklıyor ki, şükredesiniz.”[155]

Soru: Hamd ve şükür ne demektir?

Cevap: Alimlerimiz hamd ile şükrü farklı şekillerde açıklarlar. Bunlara göre hamd, zahirî (görünür) amellerdendir. Meselâ dille Allah'ı tesbih etmek ve Kelime-i tevhid getirmek gibi.. Şükür ise batinî (iç) amellerdendir.

3- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:

“Emniyet ve sağlık, insan­ların çoğunun değerini bilemedikleri iki nimettir.”[156]

4- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:

“İnsanların Allah'a en çok şükredeni, insanlara teşekkürü en çok edenleridir.”[157]

5- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:

“Altın ve gümüş, Allah’ın yaratmış bulunduğu madenlerin arasında (Para gibi,) değer taşıyan bir madendir. Kim, bu madenlere konup, şükredip Allah’ın huzuruna gelirse,(kıyamet gününde) her isteği yerine getirilir.”[158]

6- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:

“Şükredip yiyip içen kimse, sabredip ( nafile ) oruç tutan kimsenin kazandığı sevabı kazanır.”[159]

7- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:

“İmanlı kişilerin yaptığı iş­ler sevindiricidir. Çünkü imanlıların her işleri hayırlıdır. Ve böyle hayırlı işler müminlere mahsustur. Zira mümine bir servet ve­rilirse ona şükreder ve bu davranışı onun hakkında hayırlı olur, şayet mü'mine bir sıkıntı isabet ederse ona da sabretmesini bilir ve yine onun hakkında hayırlı olur.”[160]

8- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:

“Müslümanların işine şaşıyorum: Müslümanın başına bir musibet isabet ederse o ona sabreder. Ve bu hal onun için hayırlı sonuç doğurur. Ona hayırlı bir servet isabet ettiği zaman da ona da sabreder ve bu da onun hakkında sonuç itibariyle hayırlı olur.”[161]

Şükür; Allah'ın verdiği nimetleri yerinde kullanmaktır.

Şükür; gizli-aşikâr bütün azalarla tüm yaratıkların gerçek sahibi olan Allah'a itaat etmektir.

Şükür; Allah'a yürekten saygı besleyerek çirkin günahlardan kaçınmaktır.

Şükür; nimeti verene hürmet ve saygı duymak, ona karşı küfran-ı nimette bulunmamaktır.

“Allah ne dilediyseniz hepsini size vermiştir. Eğer Allah’ın bunca nimetini birer birer saymaya kalkışırsanız bitiremez­siniz. Gerçekten insan pek zâlim ve nankördür.”[162]

9- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:

“Hülasa müslim, ağzına götürdüğü lokmaya varıncaya kadar her şeyden sevap kazanıyor.”[163]

10- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:

“Gerçekten ümmetimden biri pazara gidip de yarım veya üçte bir altına bir gömlek aldığında ( Allah’ım bunu sen bana verdin ) diye hamdü sena ederse, giyeceği gömlek dizlerine inmeden Cenab-ı Hak o kulunu mağfiret eder.”[164]

11- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:

“Ey ümmetim, dünyalık bakımından sizden aşağı derecede olanlara bakın, dünyada sizden üs­tün olanlara bakmayınız. Bunu yapmak sizin için çok salim bir yoldur. Çünkü: Böyle düşünmekle hem Allah'ın size verdiği nimetleri hakir görmemiş hem de böyle düşünmekle nimetin kıymetini daha iyi anlamış olursunuz.”[165]

12- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:

“Hz. Allah buyurur ki: Gerçekten ben cin ve insandan büyük bir haber vereceğim. Yaratan benim, o başkasına ibadet eder, rızkı ben veririm, o yine bir başkası­na şükreder.”[166]

13- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:

“Allah'a şükreden bir kalb onu anan bir lisan, din ve dünya işlerinde sana yardım eden Salih bir zevce ( eş ) alsın, kıymet verip sakladıkları her türlü servet ve hazineden daha da hayırlıdır.”[167]

14- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:

“Şükrünü eda edeceğin az bir mal, şükrünü eda edemeyeceğin kadar çok bir maldan daha hayır­lıdır.”[168]

Açıkça gözler önüne serilmektedir ki, Ulu Allah'ın bahsetmiş bulunduğu kuvvet ve imkânları, kötü yolda kullanmaktan kaçınmak, gerçek nimet sahibi olan Allah'a karşı şükür borcunu ödemektir. Daha başka bir deyimle kişi, sahip olduğu her türlü kuvvet ve imkânın kendisine Allah tarafından verilmiş bulunduğunu bilmeli, bu yüzden de bu kuvvet ve imkânları nimeti verenin, kullanılmasını dilemediği yerlerde kullanmamalıdır. İşte kişioğlunun böyle hareket edişi ni­meti veren gerçek sahibine (Allah'a) karşı şükür etmek de­mektir.

15- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:

“Allah'a, verdiği nimetle­rinden dolayı hamd etmek, o nimetin elden çıkmamasını sağlar.”[169]

16- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:

“İçinizden birisi servet, evlat bakımından kendisinden üstün olana baktığı zaman, (ona gıpta etmemek için ) derhal kendisinden bu nimetler bakımından aşağı durumda olan birisine baksın.”[170]

17- Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:

“Her kim yeni bir elbise bulup giyince, giydiği elbise vücudundan aşağı doğru indiği zaman: (Bu elbise ile hayatımı süsleyen ve avrat yerlerimi kapayan Allah' a hamd olsun ) der ve elbiseyi eskittiği zaman da başkasına tasaddük ederse o kimsenin ölüsü ve dirisi Allah'ın emniyetinde olur. Ve bu kimse Allah'a yakın olur.” [171]

Soru: Şükreden mi, yoksa sabreden mi daha üstün derecelidir? .

Cevap: Bu konuda çeşitli görüş ve fikirler vardır. Fakat benim kanaatıma göre, şükreden gerçekten sabır da edi­yor demektir. Aynı şekilde, sabreden kimse şükür de ediyor demektir. Açıkçası sabırla şükür iç içe girmişlerdir.

Çünkü şükreden kimse şüphesiz bir takım çile ve sıkıntılarla yüz yüze gelecek ve bunlara karşı sabır gösterecek, var gücüyle dayanacak. Şükür, nimeti veren gerçek sahibine, isyan tanımaz şekilde hürmet ve saygı göstermek demek oldu­ğuna göre, içinde bu manâ saklıdır. Çile ve sıkıntılara karşı dayanıklılık göstermemek, nimeti veren gerçek sahibine isyan tanımaz şekilde hürmet ve saygı duymamak demektir. Böylesine bir durumda ise kişioğlu şükretmiş sayılmaz.

Sabır, sırf Allah'a hürmet ve saygı beslemek kasdiyle belâ ve musibetlere katlanmak, dayanıksızlık göstermek demektir ki, bu da nimeti veren gerçek sahibine, açıkçası Ulu Allah'a karşı isyana kalkışmaya engel teşkil eder. Buna göre belâ ve musibetlere karşı sabır gösteren, bu dayanıklılığı ile nimete de kavuşuyor demektir.

'“Allah şükredenleri daha iyi bilen değil mi?”

Bu Allah kelâmının daha geniş manası şudur:

Ben şanı yüce Allah nimetimi, onun kadru kıymetini bile­ne veririm. Nimetin kadr ve kıymetini ise ancak ona yürekten istekli olanlar ve onu her şeyin üstünde tutanlar bilir. Bu da şekilde ortaya çıkar. Nimete gönülden istekli olanlar, nime­ti tin elde edilmesi için didinip çırpınır ve bu yolda karşılarına çıkacak olan her türlü sıkıntı ve çilelere katlanırlar; ellerine geçirdikten sonra da bunu kendilerine bahşeden Ulu Allah'ına karşı şükür borcunu yerine getirirler ve bu nimeti aziz bir emanet olarak kabul ederler.

Böyle kendilerine verilen sayısız nimetleri takdir edenler, garip ve zayıf kimselerdir.. Böylesine kimselerin nimetimin kadr ve kıymetini bilecekleri ezelde benim bilgim içindeydi.

O yüzden bu kimseler benim nimetlerime daha lâyıktırlar. Si­zin mal ve servet sahibi oluşunuzun, soylu ve rütbeli kimseler olmanızın bir kıymeti yoktur.

Benim katımda malın, servetin, soyluluğun, makam ve rütbenin hiç bir değeri yoktur; siz ise soya sopa, makam ve rütbeye değer veriyor; onlarla övünüp gururlanıyorsunuz. Tekrar ifade edeyim ki ben bunlara hiç, ama hiç kıymet ver­mem. Yine siz azgın nefsinizin kötü havasına kapılmış gidiyor­sunuz. Peygamberlerimin size bildirmiş bulunduğu aydınlık dine karşı tereddüt besliyor, ona yan çiziyorsunuz. Demek oluyor ki, sizin yanınızda benim hak dinim önem taşımıyor, gönüllerinize gerçeğin aydınlığını yansıtmıyor.

Halbuki hak yolun yılmaz yolcuları böyle midir? Sizin kü­çük görmeğe çalıştığınız bu kişiler, benim aydınlık saçan di­nimi gönüllerinde en ufak bir şüpheye yer vermemecesine ka­bul ederler, öğrenme zahmetine katlanırlar, bu uğurda can­lan bahasına da olsa çetin bir mücadeleye girişirler.

Ya Allah'a yönelenler! Onlar tüm gayret ve çabalarını azgın nefislerinin kötülük işlemesine engel olmaya harcarlar. Bu gayeyle de nefislerini disiplin ve terbiye altına alırlar; bütün şartlarını yerine getirerek iki rek'at namaz kılabilmek umudu ile tüm hareketlerini kontrol ve baskı altında bulun­durlar. Yine hiç değilse ömürlerinde bir kerecik olsun, sami­mi ve katıksız bir gönülle Allah'a yalvarıp yakarabilmek için yorulmaz bir gayret sarf ederler. Bir anlık da olsa Allah'a saf bir yürekle duada bulunmaları onlar hesabına nimetlerin en büyüğüdür. O yüzden uzun müddet bu hasret anının gelip çat­masını beklerler ve bundan da asla usanç duymazlar.

Öylesine kimseler de vardır ki, dindar olduklarını söyler­ler veya öyle gözükürler. Fakat bir lokmalık menfaat söz konusu olduğu zaman iş değişiverir. O zaman dinlerini de din­darlıklarını da bir lokmalık menfaat karşılığında satarlar. Bu tip kimseler sağa sola, ileri geri boyuna konuşurlar; dini­mizin şiddetle yasak ettiği boşuna konuşmama prensibine ayak uydurmazlar. Yine bu kişilerin Allah rızası uğruna bir saatlik olsun, uykularından vazgeçtikleri görülmüş değildir. Aslında onlara göre bu nevi bir hareket, büyük bir nimet ve saadet değil, sadece basit bir davranıştır.

“Dileseydik o kişiyi ayetlerimizle yüceltirdik. Fakat o, yer­yüzüne (dünyaya) sarıldı ve nefsinin havasına uydu. Onun hali tıpkı üstüne varıp kovsan da, kendi haline bıraksan da, dilini çıkarıp soluyan köpeğin haline benzer. Sevgili kulum, artık sen onlara bu kıssayı anlat. Anlat ki belki iyice düşünür­ler.” [172]

Bu âyetlerle dile getirilmek istenen manayı, dana çok açıklığa kavuşturmak istersek, şu şekilde gözler önüne sere­biliriz:

Biz şanı yüce Allah, o kulumuza öylesine büyük ve erişil­mez nimetler bahşettik ki, bu sayede o, büyük rütbelere yük­seldi; yüksek derecelere kavuştu, bizim katımızda değer ka­zandı. Fakat ne yazık ki bu kulumuz bizim bu nimetlerimizin kadrini bilmedi; geçici ve aldatıcı dünyaya gönül kaptırdı, onun küçük ve düşük nimetleri peşinden koştu nefsinin hava­sına uymayı, bizim ulu nimetlerimize erişmeye tercih etti. Tüm dünyanın bile bizim en ufak bir nimetimize denk ve eş olamayacağını; onların nazarımızda sivrisineğin kanadına eş bir değer bile taşımayacağını takdir edemedi.

Sonra ne oldu? Ne olacak, hiç. O bu kötü hareketi ve yan­lış düşünüşü ile ikramla hakareti, zilletle şerefliliği ayırt ede­mez bir durum içine düşmüş oldu. Tıpkı, bütün nimeti, bütün yiyeceği bir lokma ekmek veya bir parça kuru kemikten iba­ret olan köpek gibi. -Ki köpeğe göre kendisinin de bir taht üzerine çıkartılması ile bir pislik yığını üzerinde oturtulması arasında hiç bir fark yoktur. Köpek bunların hangisinin yük­sek, hangisinin düşük bir seviye olduğunu takdir edemez. Çün­kü şuuru yoktur. Burada Önemli olan, köpeğe bir lokma ekme­ğin veya bir parça kemiğin verilip verilmemesidir. -İşte tıp­kı bunun gibi bu kulumuzda gayretsizlik göstererek kendisine verdiğimiz nimetin kadir ve kıymetini bilemedi; şükür bor­cunu yerine getiremedi.

İşte ey saadet yolcusu, âlimler ilimlerini dünyalık mal ve servet biriktirmek uğruna sattıkları, âbidler kötülük emreden nefislerinin havasına uydukları zaman, bu düşük ve âdi hiz­metçi durumuna düşerler Çünkü ulu Allah, onlara ilim ver­miş, dini ve din hükümlerini öğretmiş, sonra zevklerin en bü­yüğünü veren ibadet nimetini bahsetmiştir. Böyle olduğu hal­de onlar bu üstün nimetin kadri kıymetini bilmezler de, gönül­lerinde barındırdıkları dünya sevgisini Allah sevgisinden üs­tün tutarlarsa elbette ki en küçük duruma düşmüş olacaklardır.

Ulu Allah kullarına, türlü türlü muvaffakiyetler bahşeder; onları çeşitli belâ ve musibetlerden korur. İbadet ederek ve-hizmet vererek, hizmet ve ibadet nurları ile süslenip bezen­melerini temin eder. O ulu, çoğu zaman kullarına merhamet nazarıyla bakar.

Bu nimetleri daha da çoğaltabiliriz. Hatta melekler bile Ulu Allah'ın kullarıyla övünürler; Allah katında onlar adına şefaat edebilme haklarını kullanabilirler; Onları efendiler de­recesine yükseltebilirler. Öyle ki o melekler Allah'a yalvarıp yakardıkları vakit, hemen bu temiz seslerine cevap verilir; dilediklerine kavuşturulurlar; hatırlarından geçen bir şeyi dilleriyle söylemeden daha Allah verir.

Açıkça görülmektedir ki insanlar nice nice nimetlerle donatılmışlardır; Allah bütün nimetlerini onlar için yaratmış ve onların emrine vermiştir. İşte insanların Allah karşısındaki durumu budur. Şimdi düşünelim. Bu durumda olan insanlar, kendilerine verilen o üstün nimetlerin kıymetini bilmeseler de, geçici şehvetlerine ve dünyalık zevklerine dalsalar, ne olur?

Ne kadar alçalmış ve küçülmüş olurlar değil mi? Kaldı ki Ulu Allah'ın kullarına vermiş olduğu nimetler sadece bu dünyadakilerden ibaret değil öbür dünyada da sunacağı sayısız ve rengârenk nimetleri vardır.

Ulu Allah'ın bahşettiği rengârenk nimetlerin kadri kıy­metini bilmek, bu nimetlerin karşılığında şükür borcunu ye­rine getirmek, dolayısı ile ebedi olan öbür dünya hayatını kazanmak her fâniye nasip olmayan erişilmesi güç büyük bir nimettir, işte gerçek kula düşen ve yaraşan bu büyük ve erişilmesi güç olan nimete kavuşmaktır. İslâm davasının kahraman yiğitleri olan Peygamberler, bu büyük nimete kavuşmanın ve kavuşturmanın lekesiz mücadelesini verdiler.

“Eğer bütün insanlar kâfirliğe imrenecek bir tek ümmet hâline gelmeyecek olsalardı (ki öyle bir durumda gelecekle­ri muhakkaktır.) O çok esirgeyici elan Allah'a küfredenlerin evlerinin tavanlarını, üstünden çıkacakları merdivenleri odalarının kapılarını ve üzerlerine oturup yaslanacakları tahtları da hep gümüşten yapardık.” [173]

Geçici dünya hayatının geçici ve aldatıcı güzellikleri, çıl­gın zevk ve eğlenceleri, kadınlı içkili ziyafetler Allah katın­da hiç bir değer taşımazlar. Bunlara kafir de erişebilir, câhil de, ahlâksız da kavuşabilir, zındık da!.. Dünyalık nimet ve servetlere herkes kavuşabilir. Ama unutmamak gerekir ki bunlar değersiz nimetlerdir. Değersiz nimetlere ise kimler kavuşur? Ancak değersiz kişiler. Bazen insanlıkta en yüksek noktaya, en üstün dereceye ulaşmış bir kişi, bu basit bir dünya nimetinden mahrum kalırken küfrün doruğuna çıkmış nâ­ra atanlar, ahlaksızlık ve cahillik içinde bocalayanlar varlık ve bolluk içinde yüzerler; bütün dünyalık nimetler emirleri­ne amadedir. Ama bu onların hayrına mıdır? Hayır.

Bu konuda söylenecek söz çoktur; hatta o kadar çoktur ki daha binlerce sayfa yazılsa gene de biteceğini sanmam. Üs­telik de vermeğe kalkışsak bile, yazmamız gereken binlerce sayfalık bu bilgi, sadece denizden bir damladır. Varın şimdi siz bu konunun derinliğini tasavvur ediniz. Bakınız Ulu Allah sevgili Peygamberimize bu konuda ne buyurmaktadır:

“Ey Muhammed!.. İşte biz sana da böylece emrimizle Cebrail'i gönderdik. Sen vahiyden önce kitap nedir, insan ne­dir, bilmezdin. Fakat biz o vahyi bir nur kıldık ki, kullarımız­dan dilediğimizi onunla doğru yola eriştiririz. Şüphesiz ki sen de göklerde ve yerde bulunanların sahibi olan Allah'ın yolunu, doğru yolu göstermektesin. İyi bilin ki bütün işler sonunda dönüp dolaşıp Allah'a varacaktır.”[174]

“Ey Muhammed!.. Allah'ın sana lütfu ihsanı ve rahmeti olmasaydı, onlardan bir kısmı seni bile şaşırtmayı kurmuştu. Fakat onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar. Hiç bir hususta sana zarar veremezler. Nasıl verebilirler ki, Allah sa­na kitap ve hikmeti indirdi, önceden bilmediğin şeyleri öğret­ti. Allah'ın sana olan nimeti büyüktür.”[175]

Ulu Allah bir kabile topluluğuna şöyle buyuruyor:

“Ey Muhammed!.. Onlar İslam’a girdikleri için seni min­net altında mı bırakmak istiyorlar? Onlara de ki: Müslüman olmanızı benim başıma kakmayın. Tersine sizi imana muvaffak ettiği için size Allah minnet eder, eğer siz imanınızda sadık iseniz.” [176]

Bir gün birisi Peygamberimizin huzurunda, “Allah'a hamd olsun ki beni müslüman yarattı.” diye övünür. Bunu duyan Peygamberimiz şöyle der:

“Rabbinin sana bahşettiği en büyük nimete şükrettin.”

Zûnnûn Hazretlerine, “İnsanoğlu en çok hangi yüzden gu­rura kapılır, en çok neye aldanır?” diye sorarlar. O da, “Eriş­tiği nimet ve servetler yüzünden mağrur olur ve en çok da yine onlara aldanır.” diye cevap verir. Ve Zûnnûn arkadan da şu âyeti okur:

“Sen artık bu sözü (Kur'an'ı) yalan sayanları bana bırak. Biz onları kendilerinin bilemeyecekleri bir yoldan yavaş ya­vaş azaba yaklaştırıyoruz.” [177]

Marifet sahipleri bu âyeti şöyle açıklamaktadır:

“Biz şanı yüce Allah, bol bol nimetler veririz. Bu nimet­lere erişenler de onların sarhoşluğu içinde gurura kapılarak şükür borçlarını yerine getirmeyi unutup giderler.”

Ey kardeşim, nimetin bolluğu, onun şükrünü yerine getir­meyi unutturur. Bol bol nimet içinde, onun şükür borcunu öde­mek güçtür. Hatta nimet bollaştıkça şükretmek, de zorlaşır. Bir nimetten diğerine erişen, bir dereceden diğer bir derece­ye ulaşan kimselerin karşılaşacakları tehlikeler de gitgide ar­tar. Açıkçası dereceleri yüksek olanların maruz kaldıkları tehlike ve belâlar da büyüktür. O halde yapılacak şey nedir? Tek çıkar yol şudur: Elde edilen nimet veya dereceyi kaçır­mamak için Allah'a yalvarıp yakarmak, onun şükür borcunu yerine getirmek, gafil bulunmamak ve nihayet sonumuzun nasıl ve ne şekilde biteceğinden emin olmamaktır. Evet, ger­çek müslümana düşen ve yaraşan bu türlü hareket etmektir.

İbrahim Ethem diyor ki:

Biz sonumuzun nasıl ve ne şekilde biteceğinden nasıl emin olabiliriz ki, bir yanda İbrahim Peygamber;

“Rabbim, bu Mekke şehrini emniyetli kıl. Beni de, oğullarımı da putlara tapmaktan uzak tut!” demekte; diğer yanda, aynı şekilde Yû-

Ulu Allah sana müslümanlığı nasip ettiğine göre şimdi O'nun katında gözde ve itibardasın; O'na yakansın, O'na ka­vuşmuş durumdasın. Eğer sana verdiği bunca nimetlerine karşı şükretmezsen; O'nun gözünden düşebilir, kapısından kovulabilir ve ondan ayrı kalabilirsin.

Merhameti bol ve yaygın olan Allah'tan dileğimiz odur ki, bizi kendisinden uzak düşürmesin.

Buraya kadar söylediklerimizi özetleyecek olursak şunla­rı ortaya dökmemiz gerekir. Ey saadet yolunun yılmaz yolcu­su!.. Bu yedi çetin ve tehlikeli geçidi aştıktan sonra, sayamayacağın ve aklının alamayacağı kadar bol olan Allah nimetlerini düşünürsen gerçek ilme ulaşırsın. Basiretin açılır, gü­nahlarından arınırsın. Bütün engelleri yıkar, zafere erersin.

Artık senin için nice güzel huylar, iyi meziyetler; nice yüksek mevki ve dereceler elde edilmiş olur. Önce basiretin açılır, sonra Allah'a yaklaşırsın. Eğer dilinle bunca sayısız ni­metlerin sahibini, hamdü sena ederek zikreder, yüreğinde O’na karşı sarsılmaz sevgi ve saygı besler, vücudunla da ibadet borcunu yerine getirirsen, kâinatın ortaksız yaratıcısına şük­retmiş olursun; hem de bu hareketin seninle günahlar ara­sına bir yıkılmaz set çeker.

Ey saadet yolcusu!. Bu tehlikelerle dolu çetin geçitleri bir bir aşarak boynuna borç olan şükür vazifeni de yerine getirirsen, Ulu Allah seni her işinde muvaffak eder, sana güç kuv­vet verir. Umduğundan da daha çok rengârenk nimetlerle se­ni donatır. Doğruluk ve nimetin artması gibi iki büyük hazi­neye kavuşursun.

Şimdiye kadar eriştiğin nimetler hiç bir zaman geri alın­madığı gibi, üstelik daha da artar. Yeni kavuştuğun nimetler de asla kaybolmaz. Artık sen bu noktadan sonra ariflerden, âlimlerden ve ilmi ile âmil olanlardansın. Ahlaken tertemiz­sin. Dünyanın fazilet timsâli kişilerindensin. Hak yolundasın. İçin-dışın bir, tertemizdir. Geçici ve aldatıcı sonu gelmez arzu ve istekler peşinde koşmazlar.

Herkese iyiyi, kötüyü, doğruyu, eğriyi gösterirsin. Alçak gönüllüsün. Allah'tan korkarsın. Tevekkül sahibisin, kader ve kazaya razı olur, belâ ve musibetlere karşı sabredersin. Hem Allah'tan korkar, hem de rahmetinden ümidini kesmezsin. İhlâs sahibisin. Yaptığın her ibadeti, her iyiliği yalnız Allah'ın yüce rızasını kazanmak için yaparsın, Allah'ın senin üzerinde minnet ve şükür hakkı olduğunu unutmazsın. Kâinatın ortaksız sahibi olan Allah'ın sana vermiş olduğu sayısız nimetlerine karşı şükredersin. Ve bütün bu haslet ve meziyetlere sahip olduğun için de Allah'ın yaygın iltifatına mazhar olursun. İşte bütün bu saydığımız hususları göz önünde tut, ey saadet yolcusu!..

Başarı yalnız Allah'tandır.

Ey Hak yolcuları!.. İyi bilesin ki bu yol, uzunluk - kısalık bakımından, yaya olarak alınan ve alınması da tamamen vü­cudun güçlülük ve zayıflılık durumuna bağlı bulunan maddî mesafelere benzemez. Bu yol manevî ve ruhanî bir yoldur, on­da yürüyen de ayaklar ve bacaklar, açıkçası vücut değil, kalb ve kalbin beslediği fikirlerdir. Kalb ve kalbin beslediği fikirler sağlam bir iman taşıyıp taşımamasına ve basiret sa­hibi olup olmamasına göre bu Hak yolu ya alır, ya da alamaz. Bu hak yolun aslı esası, kişinin gönlünde doğarak bütün varlığını aydınlığa kavuşturan ilâhî bir nurdur; ilâhî bir na­zardır. Kişi o nurla baktığı zaman, ancak dünya ve âhiret ha­yatının perdesiz, gerçek yüzünü seyredebilir. Dolayısı ile kendi öz nefsini de doğru yola sevk eder.

Bazan kişioğlu bu ilâhî nuru ve ilâhî nazarı yüzlerce yıl arar arar bulamaz. Onun eserme bile rastlayamaz. Bunun sebebi gayet basittir. Arayıştaki hata, çalışmadaki kusur ve bilgisizlik... Bu aydınlık yolu böyle hiç bulamayanlar olduğu gi­bi, elli yılda, on yılda, bir yılda... Hatta Allah'ın yardımı ile bir anda bulanlar da vardır. Aslında hidayete eriştiren Allah’tır. Yalnız insan da çalışmak, doğru yolu aramakla mükellef­tir. Allah mutak hâkimdir. Dilediğini işler, dilediği gibi hük­meder.

Imriül-Kays diyor ki:

“Arkadaşım sultanın sarayının kapışım görünce ağlamaya koyuldu. Kendisine dedim ki:

“Dostum, hükümdar gibi varlık sahibi olamadığımız için sakın tasalanma. Biz de mal ve servet sahibi olmayı arzu ede­riz. Sahip olmadan ölürsek mazur sayılırız.”

Şimdi aklımızı başımıza alarak iyice düşünelim. Nasıl olur da bir kimse, iki rek'at namaz kılarak veya bir kaç kuruş sa­daka vererek veyahut da birkaç gecesini ibadetle geçirerek karşılığında ebediyyen saltanat sürmeyi, ebediyen mutlu ol­mayı isteyebilir veya kendisine verileceğini umabilir? Ara­da bir denge var mı? İmrenilen istenilenin karşılığım tutuyor mu? Hayır, asla!

Değil böyle bir kaç ibadet ederek birkaç hayır işleyerek karşılığında sonsuz mutluluğa kavuşmayı istemek veya um­mak insanoğlu binlerce ayrı ruh ve bedenden müteşekkil ol­sa aynı zamanda dünya gibi milyarlarca yıllık bir ömre sahip bulunsa bu uzun zaman süresi boyunca da ibadet etse, iyilik

İşlese, yine de kendisine verilen bunca nimeti hak etmiş olamaz. Bu zaman içinde yaptıklarıyla dünya ve âhiret kurtuluşuna hak kazanamaz.

Eğer insanoğlu kıt kanaat işlediği birkaç ibadet ve iyilikten sonra ebedî mutluluğa erişirse, yani aftan kendisine son­suz hayatta ebedî saadeti ihsan ederse iyi bilmek gerekir ki O, büyük bir ganimete konmuş demektir. Bu gerçek böyle bi­line!

Hz. Allah buyuruyor ki:

“Artık onların yaptıklarına bir mükâfat olarak gözlerin aydın olacağı nimetlerden neler gizlenmiş bulunduğunu kim­se bilemez.” [178]

Aynı konuda sevgili Peygamberimiz de (s.a.s.) şöyle sesleniyor:

“Cennette gözlerin göremeyeceği, kulakların işitemeyeceği ve hiçbir insanın hatırından bile geçiremeyeceği renk renk nimetler yaratılmıştır.”

Hz. Allah:

“Hakikat, sizin Allah'ı bırakıp taptıklarınız size bir rızık vermeye muk­tedir olamazlar. O hâlde rızkı Allah katında arayın. O'na ibâdet edin. O'na şükredin” [179]buyurmuştur. Diğer âyette de şöyle buyur­muştur:

“Allah'ı bırakıp taptığınız da sizin gibi kullardır”[180]

Dil ile şükür de şükür cümlesindendir. Nitekim rivayete göre hatife Ömer b. Abdülâziz'i ziyaret etmek üzere bir cemaat gelmiş ve bun­lardan bir gene söze başlamıştı Ömer b. Abdülâziz:

“Sen dur, yaş­lı olanınız konuşsun” dedi. Bu genç:

“Eğer mutlak surette, her iş yaşlıya verilmesi gerekiyorsa senden daha nice yaşlılar var, hilâfette sana sıra gelmezdi” dedi. Bunun üzerine Ömer:

“O hâlde konuş bakalım” dedi. Genç:

“Biz her hangi bir şey'i isteyen veya her hangi bir şeyden korktu­ğumuz için sizi ziyarete gelmiş değiliz. Çünkü senin üstün faziletin istek­lerimize cevap vermiş, adaletin bizi korkudan emin kılmıştır. Bizim ziya­retimiz bütün bunlara karşı bir teşekkürdür. Size dilimizle teşekkür et­meğe geldik, hemen geri dönüyoruz” dedi. İşte şükrün bütün hakikatini ihata eden mânalarının asılları budur. Fakat şükür, in'âm edicinin nimeti­ni saygı ile itiraftır, diyen, kalbin bâzı hâlleri ile dilin işini nazar-ı İtibara almıştır. Şükür, ihsanını' anmak suretiyle ihsan edeni övmektir, diyen de yalnız dilin işini nazar-ı itibâra almıştır.

“Şükür, hürmeti korumağı devam ettirmekle şuhûd minderi üzerinde oturmaktır” diyen de şükrün bir çok mânalarını bir araya toplayandır ki, yalnız dil ile ameli ortada bırakmış­tır. Hamdûn-ı Kassar, nimete şükrü, nefsini şükürde tufeyli gör­mektir, demekle, marifetin yalnız şükrün mânalarından olduğuna işaret etmiştir. Cüneydî'nin:

“Şükür, nefsini o nimete lâyık görmemendir” demesi, özellikle kalbin hâllerinden bisine işarettir. Bütün bu zatların şü­kür hakkındaki sözleri, kendi hâllerine işaret olduğu için cevapları da ay­rı ayrıdır. Aynı zamanda bunlardan birisinin aynı Soruya ayrı cevap ver­diği de olur. Bu da başka bir hâle intikal etmiş olmasındandır. Zîra onlar, ancak kendilerine galebe çalan hâllerinden konuşurlar. Tevfik Allah'tandır.[181]

çok hoşuma giti bu yazı

çok hoşuma giti bu yazı şüretmeklerle ilgili

yeni hesap yarat

siteniz çok güzel yalız yeni üye olanlar için yeni hesap yarat diye yazmanız bana üzüntü verdi.Yaratmak ALLAH (CC) mahsustur.yeni hesap oluştur diye yazsaydınız daha uygun olurdu diye düşünüyorum.CenabıAllah iyiliklerinizin devamını nasib etsin.

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizli tutulacak ve açıkta gösterilmeyecektir.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Allowed HTML tags: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Son yorumlar

HGS