İslam Dini

İslam Dini

İslamiyet, Hz. Allah'ın Cebrail vasıtasıyla sevgili peygamberimi­ze (s.a.s.) gönderdiği, insanların dünya ve ahirette rahat ve mesud olmalarını sağlayan ilahi usul ve kaidelerdir.Bütün üstünlükler ve faziletler İslamiyetin içindedir. Eski şeriatların görünür görünmez bütün iyiliklerini İslam kendinde toplamıştır. Yanılmayan, şaşırmayan akılların kabul edeceği esaslardan ve ahlaktan ibarettir.

Yaradılışında kusursuz olanlar, onu reddetmez ve ondan nefret etmez. Onun için de hiçbir zarar olmadığı gibi, dışında da hiçbir menfaat yoktur. İslam; Allah'ın emirlerine saygı göstermeyi, mahlukata karşı merhametli olmayı hayalı ve iffetli olmayı, başkalarının haklarına saygı göstermeyi, boş vakit geçirmeyi, böylece dünya ve ahirette saadete ermeyi istemektedir.

İslam dini, insanların hem ruhi, hem de maddi refahını temin edecek bir şeriat getirmiştir. Bu nizam, sadece fertle Allah arasında rabıta kurmakla kalmayıp, ferdin topluma, hatta insanlık camiasına karşı haklarını ve vazifelerini şümullü olarak tanzim eder. O hep ileriyi gösterir, ilericiliğin ve dinamizmin mümessilidir. Şeriat, in­san ruhunu ve bütün insanlığı sevk ve idare edecek prensiplerden ibarettir. Her şey sosyal adalet esasları üzerine kurulmuştur. Sınıfla­ma yoktur ve herkes eşit haklara, aynı itibara sahiptir. Yalnız müslümanların değil, bütün insanlığın hür ve medeni bir hayat seviyesine ulaşmasını emretmekte, bunun için de sosyal adaleti esas tutmaktadır.

İslam dini: Geçmiş asırlardan beri sürüklene gelen batılları; ev­ham ve efsaneleri yıkmış; her türlü karanlık telkinler yerine hakkı, fazileti, hürriyet ve adaleti getirmiş, fikir ve vicdanların aradığı gerçekler baharını tüllendirmiştir. Fanilikte ebedi hakikatlere su sayanların yanık bağrına cennet ırmaklarını çağlatmıştır.

İslam dini, insana kendisini kendinde buldurur, yaratılmışlar m in­celiklerine ve güzelliklerine erdirir; kalb aynasını parlatır, canı ca­nana kavuşturur. İlmi, kolaylığı yardımlaşmayı, sevişmeyi, huzur ve sükunu emreder.

Sözde, özde, dışta içte hak ve hayır arar.

Hiç şüphe yok ki İslam dini hangi cemiyette olursa olsun Allah’ın beşeriyete bahşettiği bir varlıktır. Bu varlık ancak insanların kudret ve imkanları çevresinde ve yine onların çalışma nisbetlerine göre elde edilerek, ondan istifadeleri mümkün olabilir. Dinin beşeriyete hizmeti, insanların ona teslimiyeti ile başlar ve onları, maddi im kanları dahilinde sarf ettikleri gayret ve çalışmaları gayelerine ulaştırır.

Bu dinin en önemli meziyeti; onun hiçbir zaman ve mekanda, bir lahza olsa bile insan fıtratından mahdut kudret ve imkanlarından ve maddi varlıklarından gafil olmayışındadır. Bunun için İslam dini in­saniyeti en yüksek gayelere kolayca rahat adımlarla ye kemali süku­net içinde ulaştırmış ve her zaman da ulaştırmağa müsait bir dindir. Tabi ki bu da insanların çalışmalarına bağlıdır. Fakat bütün hata bu dinin hakiki mahiyetini anlamamaktan, unutmaktan veya ondan meç­hul sebeplere dayanan harikalar beklemekten doğuyor.

Bazı kimseler, bu dinin beşer hayatında sanki bir sihir gibi hari­kulade gizli vasıtalarla işler görmesini beklerler. Beşerin tabiatını, hiç itibara almazlar. İnsan, dinin bu şekilde tesirini göremeyince ve mahdut beşeri kudretlerle ve insan hayatındaki maddi varlıklarla bazen imtizaç ettiğini ve açık bir surette uylaştığını ve bazen de kudretlerinin ve imkanlarının dinin istikametine aksi tesirler uyandırdığını görünce, şehvet ve ihtiraslarının esiri olarak zaaf ve noksanlarını gösterirler. Ve böylece dinin feryatlarına iltifat etmeyerek yo­lundan ayrılırlar.

Dinin bu hakikatini anlayamayan insanlar, hiç beklenmedik bir ümitsizliğe düşerler. Neticesinde sukutu hayale uğrarlar. Dinîn insan hayatına ve bu hayatın prensiplerine tam manasıyla elverişli olduğundan şüphe ederek itimatları azalır, güvenleri sarsılır ve ona şüp­heli nazarlarla bakmağa başlarlar. Bütün bu hatalı düşüncelerin baş­lıca bir sebebi vardır: O da dinin ilk hakikatini ve istikametini iyice anlamamak veya unutmaktır.

Bizler, tek saadet yolu olan İslam Dinini beşeriyet hayatında gerçekleştirmek için çalışmağa mecburuz. Çünkü o beşeri zaafların doğurduğu neticelerden beri olduğu kadar, cehalet ve nakısların doğurduğu neticelerden de beridir. Onu vazeden bütün insanların halikı Cenabı Allah'tır. O insanı islah eden onun için faydalı şeyleri bilen, hilkat ve terkibindeki esrara vakıf olan ve bütün hayat boyunca kürrei arzın ve bütün kainatın bilinmeyen sırlarına vakıf olan bir Allah’tır.

Bizler İslam dinini tahakkuk ettirmek için çalışmakla emrolunduk. Çünkü İslam nizamı beşeriyet hayatının tabii temelleri üzerine bina edilebilmesi için, eşsiz ve en sağlam bir nizamdır. Beşer hayatı için vaz olunan her hangi bir nizam, varlıkları şümullü bir surette, tefsir esasına dayanmazsa, tabii temelleri üzerine bina edilmemiş olur. Ve O, uzun müddet yaşamasına imkan olmayan yapmacık bir ni­zam sayılar. İnsan fıtratı bir gün onu yıkıp da, sağlam esaslara bina olunan hakiki nizamına avdet edinceye kadar, o beşeriyet için şekavet kaynağıdır.

İlahi nizamın ihtiva ettiği bu tefsir, bütün mevcudatın ve insan varlığının hakikatlerini çok iyi bilen Halikın tefsiri olduğundan en doğru tefsirdir. Bundan başka, insan tarafından bütün varlıkları, insan varlığının kıymetini ve insan varlığından gayeyi bilmen için ya­pılan her tefsir eksiktir ve yanlıştır. Çünkü insanın kendinden çok büyük olan varlığa şümullü bir tefsir yapmasında imkansızlık vardır. Ve Allah'ın mahlukatından neler istediğini ve insan varlığından gayeyi tayın ve tahdit edebilmek için, insanı yaratan Allah'ın ilmine ih­tiyaç olduğu gibi, bu gayeyi tayin ederken de nefis ve hevadan tecerrüt etmek lazımdır. Bu da hiç bir zaman insanoğluna müyesser değildir. İşte bütün bu sebeplerden dolayı, insan hayatı için Cenabı Hak­kın vazettiği nizamı yeryüzünde gerçekleştirmek gayesiyle çalışma­ya mecburuz. Çalışalım ki, insanlık hakiki yaratanını bulsun. Çalışa­lım ki beşeriyet, bütün kainata şamil olan ilahi nizama avdet etsin.

Geniş ve derin manasıyla İslamiyet sadece son Peygamber ve Allah’ın en sevgili kulu Hz. Muhammed'in bize getirip öğrettiği dinin adı değildir. İslamiyet gerçekte ilk insan ve birinci Allah Resulü Hz. Adem’den günümüze ve hatta dünyanın son gününe kadar devam eden ve edecek olan biricik dosdoğru Allah yolunun adıdır.

Bu yol ne cüce insan mantığının mahsulü ve ne de doymak bilmez insan hırslarını perde arkasında taşıyan aldatıcı bir kurtarıcının te­melsiz buluşudur, O esirgeyiciliği sonsuz ve kudreti hudutsuz olan Yüce Allah'ın insanlara sunduğu en değerli hediyedir. Hz. Adem 'den başlayıp basamak basamak yükselerek Kainatın efendisi Peygamberimizle mümkün olan yüksekliklerin son noktasına ulaşmış ve artık değişmez şeklini kazanmıştır. Hz. Adem ve Peygamberimiz arasında insanların idrakleri gelişip ihtiyaçları değiştikçe bu dinî yeniden öğ­retmeye gönderilen peygamberlerin gerçek sayısını yalnız Ulu Allah bilmektedir. Kur'anı Kerim de bize adları bildirilen peygamberler insanlığın sapıklığa fazlasıyla gömüldüğü devirlerde yeni ve kurta­rıcı bir nizam müjdeleyen bir ilahi kitapla birlikte gönderildikleri için ve hakikat davası uğruna çetin mücadeleler, vermek zorunda kal­dıkları için bize ibret dolu hikayeleri anlatılan kahramanlardır.

İslam dininin zuhur ve yayılma tarihleri göz önüne getirilirse, o çağlardaki milletlerin halleri nazara alınırsa bu yüksek dinin, ne mes'ut neticelere sebep olduğu, insanlık aleminde ne kadar muaz­zam bir inkilap vücuda getirmiş olduğu pek güzel anlaşılır. Malum dur ki, İslam’ın zuhurundan evvel bütün yeryüzü din bakımından büyük bir cehalet içinde kalmıştı. Hakiki dinler sönmüş, ilahi ilim ve irfan güneşi batmış, bütün ufukları bir zulmet kaplamıştı. İnsanlar yalnız kendi hırsları uğrunda çalışıyor, çarpışıyor, birbirini esir ediyorlar­dı. Elleriyle yaptıkları putlara tapıyorlardı da bu hareketlerinden hiç sıkılmıyorlardı.

Kendi kız çocuklarını diri diri kumlara gömerek öldürüyorlardı da hiç bir acı duymuyorlardı. Asırlardan beri başka milletlerin hakimiyeti altında zilletle yaşıyorlardı da bundan hiç üzülmüyorlardı. Hasılı, hiçbir yerde güzel itikattan güzel amelden ve duygulardan e ser kalmamıştı.

Ne zaman İslam güneşi doğmaya başladı, derhal alemin seyri de­ğişti, alem başka bir alem oldu. İnsanlık haktan, adaletten, müsavattan ve kardeşlikten haberdar oldu. Putların ve kendileri gibi insanların ayaklarına eğilip tapman başlar, kainatın ortaktan, benzerden münezzeh olan Haliki için secdelere kapanmak şerefine erdi. Böylece ruhlar yükseldi diller Hak Teala’nın zikriyle bezendi. Gözler bü­yük yaratıcının bed'i eserlerini temaşadan hasıl olan uyanıklık nurları içinde kaldı.

Tarihen sabit bir hakikattir ki, İslam Dini ilahi dinlerin son hal­kasıdır. Bu dini tebliğ eden Muhammed Aleyhisselam da peygamber­lerin sonudur. Peygamberliği hususi değil, umumidir. Bütün beşeriyete gönderilmiştir. Teliğ etmiş olduğu dinin hükümleri, her zaman ve mekanda yaşayacak olan insanların ihtiyaçlarına kafidir.

İslam dini, hilkatten beri dünyanın herhangi bir yerinde gelmiş) geçmiş olan peygamberlerin hepsini, herhangi bir lisan ile vahyolunan mukaddes kitapları tasdik eder. Sonra olan şeyler, kendisinden evvelkilere nazaran daha mütekamil ve daha şümullü olacağı şüphe­sizdir. Nasıl ki tekamül kanunu da bunu iktiza eder. Aksini iddia etmek, tekamül kanunlarını inkar etmek demektir. İşte bunun içindir ki; bütün dinlerin sonu ve hepsinin en mükemmeli olan İslam Dini, kendisinden evvel gelen şeriatların ahkamını ilga ve nesh etmiştir. Güneş doğduğu zaman ay ve yıldızların ışığına nasıl ihtiyaç kalmaz ve güneşin ziyası karşısında onlar nasıl sönük ve hükümsüz kalırsa Müslümanlığa nisbetle diğer şeriatlar da böyledir. Onlar hususi bi­rer kandil idi. Güneş çıkıncaya kadar bulundukları yeri bir müddet aydınlatacaklardır. Hakikat güneşi İslamiyet doğduktan sonra onlara ihtiyaç kalmayacağı tabiidir. Güneşi bırakıp ta yıldızların ışığı ile yol bulmağa çalışmak, şüphe yok ki bir dalalettir.

Ulu Allah'ın dinine sadece din denildiği gibi İslâm, şeriat, millet ve İslâm dini gibi birçok adlar da verilmiştir. İslâm dini, bazen güzel amel­ler, bazen de iman mânâlarında kullanılır. Şeriat dilinde İslâm ile iman eş manâlı kelimelerdir. Kişi dili ile tasdik edipte kalbi ile inanmazsa, mü­nafıktır. Bu kimse görünürde İslâm muamelesine tabi olup gerçekte kâ­firdir. Münafıklığı açığa çıkarsa kâfir muamelesi görür.[133]

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizli tutulacak ve açıkta gösterilmeyecektir.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Allowed HTML tags: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Son yorumlar

HGS