«Zikir Ve Duâ Babı»

«Zikir Ve Duâ Babı»

Zikîr: Kalbe gelen ve dille söylenen şey mânâsına masdar bir ke­limedir. Bundan maksat, Allah'ı anmaktır.

Duâ dahî istek ve davet mânâsına gelen bir masdardır. îbâdet ve sâireye de duâ denilir. ZikruIIah ziyadesiyle duadır. Teâlâ Hazretleri kullarına kendisine duâ etmelerini şu âyet-i kerîmesüe emir buyurmuş­tur:

«[774] «Bana duâ edin; sîze İcabet eyieyeyim» Yine Teâlâ Hazretleri:

«[775] Kullarım sana benî sorarlarsa muhakkak ben yakınım. Bana duâ ettiği zaman duacının duasına icabet ederim.» buyurarak kulların dua­larını kabule müheyye olduğunu beyân etmiştir. RssüKiüah (S.A.V.) duâ için; «ibâdetin iliği ta'birini» kullanmıştır. TirmizVnin Hz. Enes (R. A.)'âan merfu' olarak tahrîc ettiği şu hadîs ayni hakikati nâtıktiv:

«[776] Duâ ibâdetin iliğidir.»

Duayı teşvik eden hadîsler çoktur. İmam Buhâri'nm, Hasreti Ebu Hüreyre'den tahrîc ettiği bir hadîsde ASlah'dan bir şey dilemeyene Teâlâ Hazretleri'nîn gazap edeceği; Tirmizı'nin, Hz. İbni Mcs'ud'dan rivayet ettiği diğer bir hadîste: fazl-u kereminden bir şey dilerapyi Al­lah'ın sevdiği beyân olunmuştur.

Duâ. kulluğun hakikatim, Teâlâ Hazretlerİ'nin ganî, kulun fakir ol­duğunu Allah'ın kaadir-İ mutlak, kulun ise âciz-i muhakkak bulunduğu­nu tezammun eder. Binâenaleyh duâ; kulu Rabbına yaklaştırır.Gerek Teâlâ Hazretlerî'nin gerekse, Resûl-ü Ekrem (S.A.V.)'in duaya teşvik buyurmalarının hikmeti budur.Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı kerîm'de:

«[777] Ey Rabbımız unutur veya hatâ edersek bizi muâhaze etme» buyu­rarak, kendisine nasıl duâ edileceğini kullarına öğrettiği gibi Peygam­berlerinden bazılarının duâ ve niyazlarını da haber vermiştir. Meselâ Hazreti Eyyüp (A.S.} :

«[778] Yâ Rabbi! gerçekten benim başıma belâ geldi; hâlbuki sen mer­hametliler merhameflîsisin.» diye duâ etmiş; Zekeriyyâ (A.S.) :

«[779] Afîahrm! Benî yalnız bırakma.» niyazında bulunmuş; Hazret-i Âdem (A.S.) :

«[780] Ey Rabbimtz biz nefislerimize zulmettik; eğer bîzİ affetmez ve bize acımazsan mutlaka haşirlerden oluruz.» tarzında arz-ı teslimiyet eylemiş; Yusuf (A.S.) :

«[781] Benî müslüman olarak öldür ve beni sâlih kullara kat» diye tezerr-i eylemîç; Yunus (A.S.) :

«[782] Senden başka hiç bîr ilâh yoktur; seni tenzih ederim. Muhakkak ben zâlimlerden idim» şeklinde niyazda- bulunmuştur. Bizim Peygambe­rimiz Muhammed Mustafa (S.A.V.)'İn ettiği duaların ise haddi hesabı yoktur.

«Her umurunu Allah'a havale ederek ona teslimiyette bulunmak, duadan hayırlıdır» diyenler de olmuşsa da bunlar için: «münâcat lezze­tini tadamamışlardır.» denilerek kavilleri reddedilmiştir. İmam Ah-med b. Hanbel (164—241)'in Hz. Ebu Saîd'den rivayet ettiği bir ha-dîsde duanın zayi' olmayacağı; bilâkis üç şeyden birinin behemehal vâki' olacağı bildirilmiş; ve bu üç şeyin: ya kabul, ya âhirete bırakma yâhud da edilen duâ nisbetinde günâh affı olduğu beyân edilmiştir."

Duanın, adâb ve şeraiti olduğu gibi kabulü için de mânileri var­dır. Bunlar «el-Camiu's-Sağir» in şerhi «et-Tenvir» ve «Nüzülü'l -Ehrâr fi'l ed'iyet-i ve'l ezkâr» gibi eserlerde görülebilir.[783]

1566/1330- «Ebu Hüreyre radıyattahü anh'&an rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Resûlüliah saîîallahü aleyhi ve seîlem:

— Allah Teâlâ: kulum beni zikrettikçe ve dudaktarı benim kıpırdachkça ben kulumla beraberim; di­yor; buyurdular.»[784]

Bu hadîsi İbni Mâce tahrîc etmiştir. İbni Hibbân onu sahîhlemiş; Buharı ise ta'lik suretîle zikretmiştir. Hadîsin lâfzı şöyledir:

«Resûlüliah (S.A.V.) buyurduki:

— Allah azze ve celle: ben kulumun benim hakkım­daki zannının yanındayım. Beni zikrettiği zaman da o-nunla beraberim. Eğer beni yalnız başına zikrederse ben de onu kendi kendime zikrederim. Beni bir cemâat için­de zikrederse, ben onu o cemaattan daha hayırlı bir ce­mâat içinde zikrederim. O bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım. O bana bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak gelirim: buyuruyor.»

Allah Teâlâ'mn kulu ile beraberliği ona ha-ss bir beraberlik olup zikrullah'ın son derece büyük bir iş olduğunu, Allah'ı kim zikrederse Allah da lütuf, yardim ve rizâsîle o kulu ile beraber olacağını gösteri­yor. İbni Ebi Cemre : Zikirden : kalple, yâhud lisanla veya ikisîîe birden yapılan, zikir kasdedilmiş olabilir.» demiş; ve hadîslerin de­lâletine bakarak zikrin iki kısma ayrılacağım söylemiştir. «Birinci­si: bu hadîsin ifâde ettiği şeylerin, sahibine yüzde yüz verileceği belli olan zikirdir. Bu hüküm :

«[785] Her kim zerre ağırlığında bir hayır işSerse onu (n sevabını) göre­cektir.» âyet-i kerîmesinden alınmıştır: Verileceği belli olmayandır. Bu bir hadîsten mülhemdir. Mezkûr hadîse göre: «Bir kimseyi kıldığı namaz kötülüklerden men' etmezse o kimsenin ancak Al­lah'ın rahmetinden uzaklaşması artır.»[786]

1567/1331- «Muâz b. Cebel radıyallahü anh'dan rivayet olunmuş­tur. Demiştir ki: Resulü Kah salldtlahü aleyhi ve seîlem:

— Âdem oğliij zikruMahdan daha fazla kendini azap­tan kurtaracak btr iş yapmamıştır; buyurdular.»[787]

Bu hadîsi İbni Ebi Şeybe ile Taberânî güzel bir isnadla tahrîc et­mişlerdir.

Hadîs-i şerîf zikrin faziletini gösteren delillerdendir. Zikrin dünya ve âhiretde bütün azâb korkularından kurtaran en büyük vasıta olduğunu gösteriyor. Bundan dolayıdır ki, Aİlah-u Zülcelâl düşmanla harb ederken sebatkâr olmamızı zikrullah ile birlikde emretmiş ve :

«[788] Bir fırka (düşman) İle karşılaştığınız vakit hemen sebat gösterin. Allah'ı da çok zikredin.» buyurmuştur. Bundan maada cihad hakkında vârid olan bir çok hadîs ve âyetlerde zikrullah hep tavsiye edilmiştir.[789]

1563/1332- «Ebu Hüreyre radıyallahü anh'üan rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Resûlüllah sollallahü aleyhi ve sellem:

— Hiç bir kavim bir yere oturarak orada Aliahı zik­retmezler ki, kendilerini melekler sarmasın ve rahmet kaplamasın. Hem onları Allah nezd-i ma'nevisinde olan­lara Zikreder; buyurdular.»[790]

Bu hadîsi Müslim tahrîc etmiştir.

Hadîs-i şerîf, zikir meclislerinin ve zikirde bulunanların faziletine delildir. Bu mânâda Buhârî'de de su hadîs vardır:

«Şüphesiz Allah'ın bir takım melekleri vardır ki, yollarda dolaşarak ehl-i zikri ararlar. Allah Teâlâyı zikreden bir cemâat buldularmı: hacetinize gelin; diye birbirini çağı­rırlar. [Resûlüllah (S.A.v.) buyurdular ki:] Bunun üzerine tâ se-manın alt katına varıncaya kadar onları kanadları ile sa­rarlar.»

Görülüyor ki zikir meclisleri meleklerin arayıp bulacakları ka­dar faziletlidir.

Zikirden murâd: Kur'ân-ı Kerîm okumak, teşbih ve tahmidde bulunmaktır.Bezsâr'ın tahrîc ettiği şu hadîs bunu pek güzel beyân etmiştir:

«Gerçekten Allah Teâlâ meleklerine; kullarına ne yapı­yor? diye sorar; hâlbuki onların ne yaptıklarını (pek âlâ) bilir. Melekler: kulların senin nrmetlerini ta'zim ediyor; kitabını okuyor; Peygamberine selâvât getiriyor ve hem dünyaları, hem âhiretleri için senden dilekde bulunuyor-Sar; derler.»

Zikir asıl lisanla olur; fakat dil ile birlikde kalbinde zikretmesi da­ha mükemmel ve makbuldür. Zikr'in mânâsını, Aiîahü Zülcefâl'in aze-metini ve her türlü noksanlıklardan münezzeh olduğunu düşünmek bu kemâli daha da arttırır. Namaz, oruç ve cihâd gibi farzlarda dahî hü­küm aynidir. Fahr-i Razî dil ile zikirden murâd: teşbih hamd-ü sena gibi lâfızlar olduğunu; kalple zikir Allah'ın zâtına ve sıfatlarına âid delillerle emir ve nehî gibi teklifi emirler üzerinde ve mahlûkatm sır­ları hususunda tefekküre dalmaktan ibaret bulunduğunu söylemiştir.

Büyüklerden bazıları yedi çeşit zikir bulunduğunu kaydetmektedir­ler. Şöyle ki: Gözlerin zikri ağlamakla, kulakların ki, dinlemekle, dilin zikri sena ile, ellerin vermekle, bedenin zikri vefakârlıkla, kalbin zikri korku ve ümidle, ruhun zikri ise teslimiyet ve rızâ iledir.

Hâsılı zikir, bütün kemâlâtîle yapılırsa cihâddan bile efdâldır. Vâkıâ cihâdın zikirden efdâl olduğunu bildiren hadîslerde varsa da ci­hâd yalnız dille yapılan sikirden makbuldür. Buna delîl Tirmizî ile İbni Mâce'nin Hz. Ebu'd -Derdâ (R. A./dan rivayet ettikleri merfu' bir hadîstir. Mezkûr hadîse göre Allah indinde bütün amellerin en ha­yırlısı, derece itibârîîe en yükseği altından, gümüşden ve cihâddan da makbul olanı zikrullahtır.

îbnüJl Arabî: «Hiç bir sâlih amel yoktur ki, sâlih olabilmesi için zikir şart koşulmasın. Zekâtını verirken veya orucunu tutarken AUah'i zikretmeyenin ameîi kâmil olamaz. Binâenaleyh zikir bu cihet­le amellerin en faziletlisi olmuştur» diyor.[791]

1569/1333- «(Bu da) Ebu Hüreyre radıydllahü anadan rivayet edil­miştir. Demiştir kî: Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem:

— Eğer bir kavim bir yere otururlar da orada Alfanı zikretmez, Peygamber (sallaUahü aleyhi've seUem)'e setâvât getirmezlerse, kıyamet gününde bu (yaptıkları) kendilerine gam ve gussa olacaktır; buyurdular.»[792]

Bu hadîsi Tirmizî tafarîc etmiş ve «hasendir» demiştir. Tİrmizî'mn rivayetinde şu cümle de vardır:

«Dilerse Allah kendilerini azâb eder; dilerse af buyurur.»

H&dîs-i şerif zikrin ve Peygamber (S.A.V.)'e selavât getirmenin vücubuna delüdir. Bu husustaki kavilleri görmüştük .Bazıları Peygam­ber (S.A.V.)'e selâvât getirilen yerleri (46) ya çıkarmıştır. Allah'ın Peygamberine salâtı muhtelif suretlerde îzâh edilmiştir. Bazılarına göre Peygamberini melekleri arasında sena etmesidir. Meleklerin Pey­gambere salât etmeleri ona sena ve ta'zim husulü için duada bulunma­larıdır. Diğer bazı ulemâ'ya göre : AUah'dan Resulüne Salât, onu teş­rif ve ziyâdesîle ikramdır. Peygamber'den aşağısı için rahmettir. Bi­zim : «Yâ Rabbî, Muhammed'e salât eyle» diye yaptığımız salevâtın mânâsı: «Yâ Rabbî, Muhammedi ta'zim eyle.» demekdir. Bu ta'zimden murâd: onun zikrini yükseltmek, dinini meydana çıkarmak, şeriatını dünya ve âhiretde paydâr etmektir.

Peygamber (S.A.V.)'e salevât getirirken: al ve ezvâcını da zikret­mekle onlar hakkında lâyık olan ta'zîm kasdedilir.

Müstakilen salevât -yâlnız Peygamberlere getirilir. Nitekim Ta-berânî'nin, Hz. İbni Abbas (R. A.)'dan tahrîc ettiği şu hadîs de bu mânâyı te'yid eder:

«Bana salevât getirdiğiniz vakit Allah'ın (diğer) Peygam­berlerine de salevât getirin, çünkü Allah beni gönderdi­ği gibi onlarida (Peygamber) göndermiştir.» Hadîs merfu'dur. Görülüyor ki, salevât getirmenin sebebi peygamber olarak gönde-rilmekmiş. Binâenaleyh salevât yalnız peygamber olarak gönderilen­lere mahsustur. İbni Ebi Şeyhe sahîb bir senetle Hz. İbnî Abbas (R.A.)-in : «Peygamber (S.A.V.)'den başka hiç bir kimsenin kimseye salevât getirmesi lâzım geldiğini bilmiyorum.» dediğini rivayet ediyor. İmam Mâlik'iu de buna kaail olduğu rivayet edilmiştir.

Kaadi Iyâz: «Ehl-i ilmin ekserisi caiz olduğuna kaaildirler. Ben Mâlik'in kavline meylederim; fukaha ve kelâmcıların muhakkıkları da- bu kavle zâhib olmuş ve : Peygamber olmayanlar gufran ve radı-yallah ile anılırlar; demişlerdir. Peygamber olmayanlara müstakilen salevât getirmek, emri bil ma'rufdan değildir. O ancak Benî Hâşİm devleti zamanında çıkmıştır. Melekler hakkında hiç bir hadîs bilmiyo­rum; bu ancak İbni Abbas'm, (Çünkü Allah onlara peygamber demiş­tir.) sözünden alınmıştır.» diyor.

Bazıları : «müstekillen mü'minlere de salevât getirilemez; ancak âl ve ezvâc-ı tâhirât gibi haklarında nass vârid olanlara, peygambere tebean salevât getirilebilir: nass-ı hadîsde bunlardan ve Peygamber (S.A.V.)'in zürriyyetinden başkaları zikredilniemiştîr. Binâenaleyh hü­küm onlara mahsustur. Sahâbe-i kiram ile başkaları onlara kıyas edi­lemez.» demişlerdir. Maamâfîh, mesele ihtilaflıdır. îmam Buhârî ca­iz olduğuna kaaîldir. Hadîslerde Peygamber (S.A.V.)'in Âl-i Sa'd b. Ubâde ile Âl-i Ebi Evfâ'ya salevât getirdiği zikrolunmuştur. Teâfâ Hazretlerilnin :

«Size mefekferîle birlikde salât eyleyen odur.» âyet-i kerîmesi de bu kavle zâihb olanların delîllerindendir. Fakat: «mü'minlere müstakilen salât-ü selâm edilmez» diyenler buna cevap vermiş ve: «Mü'minler hakkında salât-ü selâm Allah ve Resûlün'den vârid olmuşsa da bizlere bu bâbta izin verilmemiştir.» demişlerdir.[793]

1570/1334- «Ebu Eyyub-i Ensâri radıyallahü anh'âan rivayet olun­muştur. Demiştir ki: Resûlülfah sdlîaUahü aleyhi ve seüem:

— Bir kimse on defa: Bir AMah'dan başka ilâh yok­tur; ona şerik yoktur; derse ismail oğullarından dört ki­şi âzâd etmiş gibi Oİur; buyurdular.»[794]

Hadis müttefekun ateyh'dİr. Müslim'in rivayetinde :

«Mülk onundur; hamd de onun. Hem o herşeye kaadirdir» cümlesi de vardır. Hadîsin başka bir rivayetinde : «Bir kimse bu­nu günde yüz defa okursa kendisine on kölenin tutarı verilir; yüz sevap yazdır; yüz tane günâhı yok edilir; bu kelimeler o gün akşama kadar kendisi için şeytandan muhafaza olurlar. O kimsenin kazandığından daha efdâ-lini yapacak yoktur. Ancak biri çıkar da bundan daha fazlasını okursa o başka.» buyurulmuştur.

Hadîs-i şerif muhtelif yollardan rivayet olunmuştur. Bunların bazı­sında sabah namazını kıldıktan sonra kelime-i tevhid'Ie başlanarak, bu hadîsin okunacağı güzel bir senedle rivayet olunmuş; bazılarında:

«Yaşatır ve öldürür» cümlesinin de ilâve edileceği bildirilmiş; ke­za bazılarında on köle, diğerlerinde dört köle tutarında sevap veri­leceği zikrolunmuştur. Kurtubî'ye göre bu farklar zikri yapanların okudukları lâfızlar üzerinde kalben tefekkürlerine ve ihlâs derece­lerine göredir.[795]

1571/1335- «Ebu Hüreyre radıyallahü anh'öan rivayet olunmuştur. Demiştir kî: Resûtüllah sallallahü aleyhi ve sellem:

— Bir kimse yüz defa: Allaht hamdîle tenzih ederim; derse günâhları denizin köpüğü kadar bile olsa affedilir; buyurdular.»[796]

Hadîs müttefekun a'eyh'dir.

«SÜbhânallah»'ın mânâsı : Allah'ı, sânına yakışmayan noksan sıfatlardan tenzilidir. Buıunla Âllah'dan -hâşâ- şerik ve naziri olmak doğmak, doğurmak, gibi noksan sıfatlar nehî edilmiş olur.

Tesbîh : bütün zikirlere itlâk edildiği gibi, nafile namaza ve teşbih namazına da teşbih denilir. Zaten teşbih namazı denilmesi, içerisinde teşbih çok olduğundandır.

Hadîs'in zahiri, bu zikirli büyük günâhların bile affedileceğini gös­teriyorsa da ulemâ bununla ancak küçük günâhlar kasdediidiğini söyle­mişlerdir.

Burada şöyle bir sual vârid olmuştur: «Bu hadîs teşbihin tehliTden[797] efdâl olduğuna delâlet ediyor. Çünkü tehlil hakkında : günde yüz defa tehlil getirene yüz günâh affedileceği bildiriliyor. Burada ise: «Teşbih edenin günâhları denizin köpüğü kadar çok ol­sa yine affedilir» buyuruluyor. Hâlbuki hadîsler tehülin tesbih-den efdâl olduğuna delâlet etmektedir. Meselâ: Tirmizî ile Nesâı'nin tahrîc ettikleri, İbni Hibbân'la., Hâkim'in de «sahîhdir» dedikleri Câbİr (R.A.) hadîsinde:

«Zikrin en faziletlisi Lâ ilahe illâllahdır. Benim ve ben­den önceki Peygamberlerin söylediklerinin en faziletlisi Lâ İlahe illâllahtır. Kelime-ı tevhid ve ihiâs budur. Aila-hin ism-i a'zami da budur.» Duyuruluyor İd, hadîs merfu'dur. Sonra teşbih: Allah'ı, kendisine lâyık olmayan sıfatlardan tenzih demek olduğuna göre, teşbih zaten tehîiîde dâhildir.»

Bu suale şu cevap verilmiştir: «Teşbihle beraber yapılan tehlilin sevabı daha çoktur. Zîrâ böyle bir tehlile üç şey, yani derece yüksek­liği, ha-senât yazılması ve köleler âzâdı sevapları katılır. Hâlbuki yal­nız köle azadının bütün küçük günâhlara keffâret olmağa yeteceği hadîs-i şerif'de vârid olmuştur. Hülâsa buradaki tesbihden murâd yalnız değil, tehlille beraber ve onu tamamlayan teşbihtir.»

Kamdı lyâz'm bazı ulemâ'dan rivayetine göre bu gibi zikir ve sâlih amellere va'd buyurulan sevap ve fazilet, ancak dininde fazilet gös­teren ve günâhlardan korunanlaradır. Şehvet peşinde koşmakta ısrar eden ve dinin hö'rmetini ayaklar altına alanlar bu hususda tertemiz ehl-i fazîlet olanlara katılamazlar. Nitekim:

«[798] Yoksa kötülükleri irtikâp edenler kendilerini İman edenlerle ve sâ-lîh amelîer işleyenlerle bir mi tutacağız sanıyorlar?» âyet-i kerimesi de bu kavli te'yid etmektedir.[799]

1572/1336- «Cüveyriye binti'l - HarU radîyallahü anhâ'dan rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Resûfüilah sollallahü aleyhi ve sellem Şana :

— Filhakika senden sonra dört kelime söyledim; bunlar senin bu günden beri söylediklerinle tartılmış ol­sa seninkilere ağır basardı. (Bunlar) Allahı mahlûkatının ve kendi rızâsını (kazananlar) n sayısınca, Arşının ağırlığı ve kelimelerinin mürekkebi mikdannda hamdîle tenzîh ederim (kelimeleridir.) buyurdular.»[800]

Bu hadîsi Müslim tahrîc etmiştir.

Hadîsde geçen halk kelimesi yerde, gökde ,dünyada.ve âhirette mevcut bütün mahlûkata şâmildir.

Kendi rızâsından murâd : Alİah'ın kendilerinden razı olduğu Pey­gamberler, sıddîklar, schîdlcr ve sâlîh kuUar'dır. Allah'ın bu zevata karşı rızâsı asla bitip tükenmiy e çektir.

Arş'ımn ağırlığını zaten O'ndan başka bilen yoktur.

Kelimelerden murâd.: Allah'ın ma'lûm ve kudretinin teallûk ettiği her şeydir kî, bunlar nâ-mütenâhi oldukları gibi mürekkep'ten murâd: kendisîie yazı yazılan her şey olduğğuna göre bununda haddi. hududu yoktur.

Görülüyor ki, Resûfüflah (S.A.V.)'in Alfah Teâlâ'yı tenzih için zik­rettiği dört kelimenin her biri rakamlarla sınırlandırılmayan nâ-mü-tenâhilerdir. Her biri sonsuz sayılar ve sonsuz miktarlar ifâde eden ke­limelerle AMah-u Zülcetâl'i tenzih etmek şüphesizki feyyâz-ı Mutlak hazretlerine karşı bir kulun yapabileceği en güzel tenzih ve takdisdir.

Badîs-i şerif, mezkûr dört nev'i tenzihin faziletine ve bunları söyle­yenin sgp.süz s&yı ve miktarları tekrarlamış hükmünde olacağına de­lildir.[801]

1573/1337- «Ebu Saîd-i Hudrî rackyallahü aııh'dan rivayet olunmuş­tur. Demiştir ki: Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem:

— Baki olan sâlih ameller: Allah'dan başka ilâh yok­tur; Allah'ı tenzih ederim; Allah her şeyden büyüktür; hamd Allah'a mahsustur; ve güç, kuvvet ancak Allah'a mahsustur kelimeleridir; buyurdular.»[802]

Bu hadîsi Nesâî tahrîc etmiştir. İbni Hibbân ile Hâkim sahîhlemişlerdir.

Bakıyâf-ı sâlihât : sevabı ebedî olarak devam eden güzel ve mak­bul amellerdir. Rssûlüllah (S.A.V.) mezkûr amellerin neler olduğunu bu hadisîle beyân etmiştir. Hadîs-i şerifin bâkıyât-ı sâlihât'tan bahse­den sure-î kehf âyetini tefsir için vârid olması da muhtemeldir.

İbni'l Münzir, İbni Ebi Hatim ve îbni Merdeveyh'in[803] İbni Abbas (R. A)'dan tahrîc ettikleri bir hadîsde bâkıyât-ı sâîihâtm dâire-i şumûlü genişletilmiş ve Ebu Saîrf hadîsindekilerden maada: istiğfar, Peygamber (S.A.V.)'e salâvât, namaz, oruç, zekât, hacc, köle âzâdı, cî-hâd, ve sila-i rahim ile hayır hasenatın her çeşidi buna katılmıştır. Hat­tâ îbni Ebi Şeyhe ile İbni'l Münzir'in, Katade'den tahrîc ettikleri bir

hadîsde: «Allah'a taat sayılan her şey bakıyât-ı şâlihattandir.» denilmiştir. Ebu Saîd hadîsinde bakıyât-ı sâlihâtın dört gösterilmesi bu tefsire mâni' değildir; çünkü bu hadîsde inhisara delâlet eden bir şey yoktur.[804]

1574/1338- «Semmuratü'bnü Cündüb radıyallahü anlı'ûan rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Resûiüilah saîlalîahü aleyhi ve selîem:

— Allah'a sözün en makbulü dört şeydir. Bunların hangisinden başlasan sana zarar vermez, (dört şey) Allah'ı tenzih ederim, hamd Allah'a mahsustur, Allah'dan baş­ka ilâh yoktur ve Allah her şeyden büyüktür (cümleleridir.)[805]

Bu hadîsi Müslim tahrîc etmiştir.

Mezkûr dört şeyin Allah indinde makbul olması, tenzih, Allah'a hamd, birlik ve en büyüklüğü isbâta şâmil oldukları içindir.

«Hangisinden başlasan sana zarar vermez.» buyurulması, bunların aralarında tertib gözetilmeyeceğine delildir. Bazıları tenzih'den başlamanın evlâ olduğunu söylüyorlar.

Bu kelimelerin fazileti hakkındaki hadîsler, azalmak ve bitmek bil­meyen birer derya gibidirler.[806]

1575/1339- «Ebu Muse'l Eş'arİ radıyallahü anh'dan rivayet olunmuş­tur. Demiştir ki: Resûlüüah salldllahü aleyhi ve sellem bana:

— Ey Kaysoğlu Abdullah, sana cennet definelerinden bir define gÖstereyimmi? (Bu define) kudret ve kuvvet an­cak Allah'a mahsustur, (sözüdür) buyurdular.»[807]

Hadîs müttefekun aleyh'dir.Nesâî: «Aliah («n kazasın) dan (ka­çıp sığınacak) bir sığınak yoktur; ancak ona (sığınmak) müs­tesna» cümlesini (yine Ebu Saîd'den rivâyeten) ziyâde etmiştir.

Yani hadîs-i şerîf'de beyân edilen cümlenin sevabı cennet'de bir define gibi biriktirilecek ve dünyada define kullar için nasıl en nefis bir mal sayılırsa, cennetdeki o sevap da, onun gibi nefis olacaktır. Çünkü bu söz Allah'a tam bir teslimiyet ve inkıyâd, ondan başka Alîah olma­dığını iz'an ve kabulle beraber, kulun elinden hiç bir şey gelmediğini itiraftır.

Havi : Kudret, hareket ve çâre manasınadır. Resûlüllah (S.A.V.) bu cümleyi beyândan sonra:

«Cibril Allah Teâiâ'cian bana böyle, haber verdi» demiştir.[808]

1576/1340- «Nu'man b. Beşir radıyalîahü anftmâ'dan Peygamber sdllaîîahü aleyhi ve aellem'âen işitmiş olarak rivayet edilmiştir. Re-sûiüilah saîlallahü aleyhi ve sellem:

— Şüphesiz ki duâ ibadettir; buyurmuşlardır.»[809]

Bu hadîsi Dörf (er rivayet etmiş Tirmizî de sahîhlemiştir. Tirmizî'de Enes'den merfu' olarak şu lâfızlarla rivayet edilmiş bir hadîs vardır: «Duâ İbadetin İliğidir». Yine Tirmizî de Ebu Hüreyre'den merfu' olarak rivayet edilen şu hadîs vardır. «Allah'a duadan daha kıy­metli bir şey yoktur.» Bu hadîsi İbnİ Hibbân ile Hâkim sahîhle-mişlerdir.

Duâ hakkında yukarılarda îzâhat geçti.

Mihb: ilik, beyn ve bir şeyin hâlisi mânâlarınadır. Duanın ibâdetin hâlisi olması iki sebebe istinad eder. Birinci sebeb: Allah'ın «bana duâ edin» emrine imtisal olması: ikinci sebeb de: yalnız AHah'dan istenil-mesidir. Zîrâ duâ eden insan, hacetini AHah'dan başka kimsenin göremiyeceğini bildiği için hacetini ancak AHab'dan ister. Teâlâ Hazrette-rî'nin ibâdetten muradı zaten budur.[810]

1579/1341- «Enes radıyalîahü anh'dan rivayet olunmuştur. Demiş­tir ki: Resulül!ah saUallahü aleyhi ve sellem:

— Ezanla îkaamet arasındaki duâ geri çevrilmez; buyurdular.»[811]

Bu hadîsi Ncsâî ve başkaları tahrîc etmişlerdir. İbni Hîbbân ve başkaları onu sahîhlemişlerdir.

Hadîs-i şerîf, «Ezan bahsi» nin sonunda başka lâfızlarla geçmişti.

Duâ, farz namazlardan sonra daha müekked olarak matluptur. Bu bâbta Tirmizî, Ebu Ümame (R. Ay'dan şu hadîsi tahrîc etmiştir:

«Dedim ki: Yâ Resûlâllah duanın hangisi daha makbuldür?

— Gecenin ortasındaki ve farz namazların sonundaki(dır) buyurdular.»[812]

1580/1342- «Seîmân radıyallahü anadan rivayet olunmuştur. De­miştir ki: Resûlüllah saîlallahû aleyhi ve sellem:

— Şüphesizki Rabbımz utangaçtır kerîmdir; kulu kendisine ellerini kaldırdığı vakit onları boş çevirmekten haya.eder; buyurdular.»[813]

Bu hadîsi Ncsâî müstesna, Dört'ler tahrîc etmişlerdir. Hâkim onu Sahîhlemiştir.

Haya Cenâb-i Hak'kın sıfatlarındandır. Hadîs-i şerîf, duâ ederken el kaldırmanın müstehâp olduğuna delildir. Bu hususda hadîsler çoktur. Vâkıâ Hz. Enes (R.A.)'dan Peygamber (S.A.V.)'in yağmur dua­sından başka hiç bir duada el kaldırmadığı rivayet plunmuşsa da bu hadîs mübalâğalı kaldırmadığına hamledilmiştir. Resûlüllah (S.A.V.)'in duâ ederken el kaldırdığını ifâde eden hadîsleri Hâftz el-Münzir müstakil bir cüz halinde toplamıştır.[814]

1581 /1343- «Ömer radvyaîlahü anh'âan rivayet olunmuştur. Demiş­tir kh Resûiülfah sdllallahû aleyhi ve sellem duâ ederken ellerini uzst-tığı zaman onları yüzüne sürmedikçe geri çevirmezdi.»[815]

Bu hadîsi Tİrmizî tahrîc etmiştir. Hadîsin şâhidleri vardır. Bunlar­dan bîrini Ebu Dâvud ile başkaları Hz. İbni Abbas'dan rivayet etmiş­lerdir. Bu rivayetlerin mecmuu hadîsin hasen olmasını iktizâ eder.

Hadîs-İ şerîf duâ'dan sonra elleri yüze sürmenin meşru' olduğuna delildir. Bunun hikmeti hususunda şöyle denilmiştir : Allah'ın rahmeti ellere isabet edince onu en şerefli ve ikrama en lâyık uzuv olan yüze de teşmil etmek uygun düşmüştür.[816]

1583/1344- «İbni Mes'ud radıyattahÜ anh'ûan rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Resûlüllah sdllallahû aleyhi ve sellem:

— Muhakkak insanların kıyamet gününde benim için er. makbulü, bana en çok salevât getirenleridir; bu yurdukr.»[817]

Bu hadîsi Tirmizî tahrîc etmiştir. İbni Hrbbân onu sahîhlemiştir.

En makbul'den murâd: en ziyâde şefâata hak kazanan, yâhud cennet'te Peygamber {S.A.V.J'e en yakın bulunacak olandır. Hadîs-i şerîf, Resûlüllah (S.A.V.)'e selât-ü selâm getirmenin faziletini bildiriyor. Bu bâbdaki îzâhat da yukarıda geçti. Bu hadîs de orada zikredilse daha iyi olurdu.[818]

1584/1345- «Şeddat b. Evs radıyallahü anadan rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Resûlüflah sallaîîakü aleyhi ve sellem:

— İstiğfarın en büyüğü, kulun: AHahım, sen benim Rabbimsin, senden başka hiç bir ilâh yoktur; beni yarat­tın, ben senin kulunum; ve ben gücüm yettiği kadar, sa­na verdiğim ahd ve va'dde durmaktayım, yaptıklarımın şerrinden sana sığınırım. Bana olan nPmetini i'tiraf ey­lerim; günâhımı da i'tiraf ederim. İmdi beni aff buyur. Çünkü günâhları senden başka affedecek yoktur; demesidir; buyurdular.»[819]

Bu hadîsi Buhârî tahrîc etmiştir. Hadîsin tamamı sudur :

«Her kim inanarak bunları gündüzün söylerde o gün ak­şamlamadan ölürse o kimse cennetliktir; ve kim inana­rak bunları geceleyin söylerde sabahlamadan ölürse o da cennetlİkdîr.» Tîbi diyor ki: «Bu duâ tevbenin bütün mânâ­larını topladığı için ona seyyîd adı istiare edilmiştir.»

Aslında Seyyid: Bütün hacetlerde kendisine baş'vurulan reis de­mektir. Bu tevbeye Tirmizî ile Nesâî'nin rivayetlerinde de «seyyidü'l-îstîğfaf» denilmiştir.

«Ben senin kulunum» cümlesi «sen benim Rabbimsin»

cümlesinin te'kididir. Fakat bu cümlenin «ben sana ibâdet etmekde-yim» mânâsına gelmesi de muhtemeldir. O takdirde te'kid olamaz. Ahd cümlesinin onun üzerine atfedilmesi de bu mânâyı te'yid eder; ve mâ­nâ Hâttâbî'nin dediği vecihle şöyle olur: «Ben sana verdiğim ahd-u Peyman ve va'd ettiğim iman sözümde durmaktayım.

«Gücünün yettiği kadar» ifâdesi Allah Teâlâ'nın hakkı olan ibâdetleri edâ hususundaki aciz ve kusuru i'tiraftır.

İbni Battal, Ahid ile, Allah'ın kullarına: «Ben sizin Rabbınız degİİ-miyim?» buyurarak onlardan aldığı ikrar kasdedildiğini söylemiştir. Ona göre va'd de: Allah'ın, kullarına: «Her kim bana şirk koşmayarak ölürse onu cennetime koyacağım» buyurmuş olmasıdır.

«İmdi beni aff buyur; çünkü günâhları senden başka affedecek yoktur.» ifadesîle Resûlüllah (S.A.V.) evvelâ kusurunu i'tiraf etmiş; sonra afvını dilemiştir ki, bu şekilde idare-i kelâm'da bu­lunmak sözün en güzel ve en nâzik şeklidir.

Hadîs-i şerif, Allah'ın Rabb, insanın kul olduğunu ikrara şâmil ol­duğu gibi kulun Allah'a verdiği ahdini ikrar, aczini i'tiraf, kötülükler­den Allah'a sığınmak îcâbettiğini ve Allah'ın ni'metlerini tasdik ile afv-u mağfiretin yalmz ona mahsus olduğunu kabul gibi bir çok hüküm­leri ihtiva etmektedir. Kula düşen vazife evvelâ esbabı tevessül, sonra hacetini istemektir: «Peygamber (S.A.V.)'in bütün mutasavver günâh­ları affedilmiş ve zâten kendisi ma'sum iken niçin yine istiğfar ediyor?» sualine gelince : Bu sual fuzûlîdir. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) günde Allah'a yetmiş defa istiğfar ettiğini haber vermiş; bize de istiğfarı öğ­retmiştir. Binâenaleyh bize düşen, sual sorarak işkâl çıkarmak değil, ona uymak ve emirlerine imtisal etmektir. Ashâb-ı kiram bunu bizden âlâ bildikleri hâlde ne sormuşlar ne de her hangi bir işkâl çıkarmışlar­dır. Maamâfîh ulemâ, bu suâli muhtelif şekillerde cevaplandırmışlardır. Sözün hülâsası: bizim rızkımızı Allah Teâlâ tekeffül ettiği ve bunu bi­ze de bildirdiği hâlde yine ondan nasıl rızık niyazında bulunuyorsak, Resûlüliah (S.A.V.)'in istiğfarı da Öyledir. Bunların hepside birer ibâ­det ve zikrullahdır.[820]

1585/1346- «İbni Ömer radıyaiîahü anhümâ'dan rivayet olunmuş­tur. Demiştir İd: Resûliiltah saHallahü aleyhi ve seîlem şu kelimeleri akşam, sabah (dilinden) bırakmazdı:

— Allahjm, ben senden dinim, dünyam, ailem ve ma­lım hususunda afiyet dilerim. Yâ Rabbî, benim kusurla­rımı Ört bas et; korktuğum şeylerden (beni) emin eyle; önümden, arkamdan, sağımdan, solumdan ve üstümden beni koru. Altımdan gafil aldanmaktan senin azametine sığınırım.»[821]

Bu hadîsi Nesâî ile İbnİ Mâce tahrîc etmişlerdir. Hâkim onu sahîhlemiştir.

Dinde afiyet : günâhlardan, bid'atlardan sakınmak, ibâdetlerde kusur etmemektir. Dünyada afiyet: dünyanın musibet ve şerlerinden selâmetde kalmaktır. Ailede afiyet: geçimsizlik ve hastalıklardan âzâ-de kalmaktır. Malda afiyet: afattan mahfuz bulunmasıdır. Setri avret: beden, din, aile, dünya ve âhirete âid herdürlü ayıp, kusur, ve gizli şeyleri örtmek, onları açığa vurmamaktır. Korkulan şeylerden emin olmak da öyledir. Resûlüllah (S.A.V.) bütün cihetlerden kendisini koru­masını AMah'dan niyaz etmiştir. Çünkü Allah muhafaza etmezse kul, ins, ve cin düşmanlarının arasında, kurt sürüsünün içine düşen koyun gibi kalır. Alttan gafil avlanmaktan hâsseten Allah'ın azemetine sığın­ması bunun bir hususiyet arzetmesindendir. İğtiyâl aldatmak, bir şeyi gizlice almak, helak etmek gibi mânâlara gelir. Peygamber (S.A.V.)'in, şerrinden Allah'ın azemetine sığındığı iğtiyâl yer ayrılıp yere batmak ve denizde boğulmak suretîle vâki' olan helâklardır. Alttan gafil avlan­mak ta'birîle bunları kasdetmiştir. Nitekim Cenâb-i Hak, Kaarun'u ye­re batırmak, Fîr'avn'ı da denizde boğmak suretîle helak etmiştir.[822]

1586/1347- «Ibni Ömer radıyaîîahü anhümâ'âan rivayet olunmuş­tur. Demiştir ki: Resûlüilah saîlaîîahü aleyhi ve seîlem:

— Allahım, gerçekten ben, ni'metinin zevalinden, afi­yetinin değişmesinden, intikamının ansızın geliverme­sinden ve bütün gazaplarından sana sığınırım; buyuruyordu.»[823]

Bu hadîsi Müslim tahrîc etmiştir.

Allah'ın verdiği ni'metin elden gitmesine sebeb, kulun işlediği suç­lardır. Şu hâlde hakikatde tevbe istiğfarın mânâsı: Yâ Rabbî kötü ameller işlemekten sana sığınırız; demektir, ki bu Allah'dan bizlere bir ta'limidir.

Afiyetin değişmesi, zıddımn vücud bulmasîle olur.Onun zıddı ise hastalıktır.Yani Resûlüllah (S.A.V.) hastalıklardan da Allah'a sığın­mıştır.[824]

1587/1348- «Abdullah b. Ömer radıyalldhü anhümâ'âan rivayet olunmuştur. Demiştir kî: Resûlüllah scıllallahü aleyhi ve selîem:

— Allahım, ben borcun batırmasından, düşmanın ga­lebesinden ve düşmanların şamatasından sana sığınırım; buyururdu.»[825]

Bu hadîsi Nesâî rivayet etmiştir. Hâkim onu sahîhlemiştir.

Borcun galebesi, borçlunun onu ödeyememesidir. Bundan Allah'a sığınması Resûlüllah (S.A.V.)'in borç almasına münâfi değildir. Hattâ vefatında bir miktar arpa mukabilinde zırhı rehinde bulunuyordu, Bor­cun Allah'a sığınılacak tarafı onu Ödeyemeyecek hâle düşmektir. Bir kimse ödeyemeyeceğini bildiği bir borcun altına girmemelidir. BuhârV-nin tahrîc ettiği bir hadîsde, Resûîüllah (S.A.V.):

— Her kim ödemek maksadîle başkalarının mallart-nı alırsa, malları onun namına Allah öder; fakat kim on­ları itlaf niyetîle alırsa Allah onu telef eder; buyurmuşlardır. Hadîs geride geçmişti. Resûlüllah (S.A.V.) borçtan, onun için Allah'a sığınmış; hattâ Hz. Âîşe (R. anhâ), borçtan neye bu kadar çok istiâze ettiğini sorunca, kendisine:

«Çünkü bir adam borçlanırsa konuşur yalan söyler; va'd-eder, arkasından (o va'dden) döner» buyurmuşlardır. İşte borçlu böyle büyük mes'uliyetli bir işi üzerine alıyor demektir.

Düşmanın galebesinden murâd: dînî veya dünyevî bir garazla bâ­tıl hususundaki düşmanlığıdır. Hakkını korumaktan âciz olan bir kim­senin malını gasbetmek bu kabildendir.

Düşmanların şamatası : bir kimsenin başına gelen bir felâket veya zarara düşmanlarının sevinmesidir. Harun (A.S.), biraderi Musa (A.S.)'a : «Bana düşmanları güldürme» diye rica etmiştir.[826]

1588/1349- «Büreyde radıyaîlahü anh'dan rivayet olunmuştur. De­miştir ki: Resûlüllah sattallahü aleyhi ve sellem bir adamı, (Allahırn, ben ancak ve ancak Alfah sen olduğuna, maksud ve bir olan, doğurma­yan ve kendisine hiç bir kimse denk olamayan ilâh ancak sen idîğine ettiğim şehâdet hürmetine senden niyaz ediyorum) derken İşitti. Bunun üzerine Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem:

— Hakikaten Allah'dan o ismîle diledi ki, onunla ken­disinden istenilirse verir; duâ edilirse kabul eder; buyurdu­lar.»[827]

Bu hadîsi Dört'Ser tahrîc etmiştir. İbni Hlbban onu sahîhlemiştir.

«Ehad» biricik, bir tek, ikincisi olmayan, yegâne bir, mânâsına ge­len bir kemâl sıfatıdır; ve hakikî birliği ifâde eder. Çünkü hakikî bir­lik: terkipten, âdetten, cismiyet ve ortaklık gibi şeylerden münezzeh olmaktır. İşte Allah Teâlâ'nın birliği bu mânâyadır. Vakıa' arapçada «vâhid» de bir demektir. Hattâ «ehad» kelimesinin aslı da «vehad» dır. Onun hemzesi (vav) dan bedeldir. Fakat bu iki kelime aynı kökten ol­malarına rağmen müteradif değillerdir; aralarında mühim farklar vardır. Bunların en mühimi: ehad'ın dâima hakikî mânâda birlik ifâde et­mesidir. Yani ehad: hadd-i zâtında «bir» olandır; ikiye veya fazlasına asla İhtimâli yoktur; dâima bir'dir. maadası yoktur. «Vâhid» Öyle de­ğildir. Onun ifâde ettiği birlik hakikî olduğu gibi mecazîde olabilir. Meselâ: bir adam, bir nevi' ve bir cins, kelimeleri arapçada «vâhîd» ile sıfatlanarak «raculün Vahidim, nev'un vâhidün ve cinsün vahidim» denilebilir. Hâlbuki bir adamın birliği hakikî ise de. bîr nev'i ile bir cin­sin birlikleri mecazî birlikdir. Çünkü bir nev'i ile bir cinsin hakikatde bir çok ferdleri vardır. Onların birliği, mecmuunu bir saymak suretîle meydana gelen i'tibâri birliktir.

«Ehad» ile «vâhid» kelimelerinin farkları hususunda ufemâ'dan Ez-herî, Râgıp, Sa'leb, Ebu'î Beka ve diğer bir çokları muhtelif beyâ-nâtda bulunmuşlardır. Bunlar için tefsir kitaplarına müracaat edi­lebilir.

Samed : Her hacetten dolayı kendisine baş vurulan ulu zât manası­nadır. Bu sıfatı taşıyan zâtın mutlak surette hiç bir kimseye muhtaç olmaması, bilâkis herkesin ve herşeyin ona muhtaç olması gerekir ki, Allah'dan maada ayni sıfatı hâiz bir başkasını tasavvur mümkin de­ğildir. Binâenaleyh hakikatte samed yalnız Allah-u ZiHcelâl'dir.

«Samed» ismi hakkında lügat ulemâsı başlıca iki mânâ rivayet et­mişlerdir: Birinci mânâya göre samed: maksud demektir. Bu mânâya göre: bîr kavmin her ihtiyaç hususunda kendisine müracaat ettikleri büyüğüne samed derler. İkinci mânâya göre samed: içinde hiç boşluğu olmayan; deliksiz, eksiz som demektir.

Müfessirlerden bir çoku samedi birinci mânâdan alarak onun sıfât-ı sübutiyyeden olduğunu söylemiş; bazıları ikinci mânâdan olmak üzere sıfat-ı selbiyye'den addetmiş; bir takımları da her iki sıfatı tazammun etmek suretîle tefsirde bulunmuşlardır. Bunların içinden üçüncü kavil, tefsire daha lâyık görülmektedir.

Allah'ın doğurmamakla vasıflandırılması hiç bir şey cinsinden ol­madığını, hiç bir yardımcı veya kendi yerine kalacak evlâda ihtiyacı bulunmadığını beyân içindir. Zîrâ Teâiâ Hazretleri ihtiyâç ve ölüm gibi şeylerden münezzehdir. Aynı zamanda bu cümle, Hz. İsa ile Üzeyir (aleyhimesseîâmya «Allah'ın oğlu» Melek'lere «Allah'ın kızları» diyen­lere red cevâbıdır.

Allah'ın doğurulmamiş olmasından murâd, mahlûkatı gibi -hâşâ-bir zamanlar dünyada yokken sonradan vücûda gelmiş olmadığını be­yândır.

Küfüv : denk ve mümasil demektir. Mânâ: Allah'ın zâtında ve sı­fatlarında bir mümasil yoktur; demektir.

Hadîs-i şerîf duâ ederken bu kelimeleri söylemenin pek yerinde bir iş olacağına delâlet ediyor. Zîrâ Resûlüllah (S.A.V.) bunlarla Âllah'dan bir şey istenilirse vereceğini, bunlarla duâ edilirse kabul edeceğini, ha­ber veriyor. Suâlin mânâsı, hacet dilemektir. Duâ ondan daha umûmî bir mânâ ifâde eder. Binâenaleyh hadîsde duanın suâl üzerine atfedil­mesi, ânımın hâss üzerine atfı kabîlindendir.[828]

1589/1350- «Ebu Hİ/reyre radıyallakü anh'tian rivayet olunmuştur. Demiştir ki: Resûlüilah sdllctllahü aleyhi ve sellem sabahladığı za­man :

— Allahım, ancak senin (kuvvet ve kudretin) le sabahla­dık; İncak senin (kuvvet ve kudretin} le akşamladık; ancak senin (kuvvet ve kudretin) |e yaşar; ve ancak senin (kuvvet ve kudretin) le ölürüz. Diriltmek dahi ancak sana mahsustur; der; akşamladığı vakît de bunun mislini söylerdi. Şu kadar var ki :

Varış ancak sanadır; (cümlesini ilâve e) derdi.»[829]

Bu hadîsi Dort'fer tahrîc etmişlerdir.

Hadîsteki zarfların muteallakları hazf edilmiş tir. Bu müteallaklar (kuvvetin, kudretin ve icadın) diye takdir olunurlar» Yani: Biz ancak senin yaşatman ve sabahı îcâd etmenle sabaha çıktık; demektir. Di­ğer cümlelerde de hâl böyledir.

Nüşur : diriltmektir. Uyku ile ölüm arasında münasebet vardır. Çünkü ölüm uykunun kardeşidir. Binâenaleyh uykudan uyandırmak, ölüyü diriltmeye benzer. Nitekim akşam hakkında, varışı zikretmek de münasibtir. Zîrâ, geceleyin uyunur. Uyku ölüm gibidir.

Hadîs-i şerif de, her in'âm ve ihsanın Âllah'dan olduğunu ikrar var­dır.[830]

1590/1351- «Enes radıyallahü anh'dan rivayet edilmiştir. Demiştir kî: Resûlüllah sallallahü aleyhi ve seUem'in ekseriyetle duası şu idî:

— Ey Rabbımız, bize dünyada da âhirette de ni'met ver; hem bizi cehennem ateşinden koru.»[831]

Hadîs müttefekun aleyh'dir.

Kaadi lyâz diyor ki: «Resûüillah (S.A.V.)'in bu âyetle duâ buyur­ması dünya ve âhirete âid duaların bütün mânâlarım ihtiva ettiğinden-dir. Ulemâ'ya göre burada hasen'in mânâsı ni'mettir. Peygamber (S. A.V.) dünya ve âhiret ni'metlerini ve azabdan korunmasını dilemiştir. Biz, Allah dan bunu bize de ihsan buyurmasını niyaz eyleriz.»

Hasen'in tefsiri hakkında selef ulemâ çok şeyler söylemişlerdir. tbni Kesir, dünyevî hasene'nin: afiyet, geniş ev, güzel zevce, itaatli çocuk, bol rızk, faydalı ilim, sâlih amel, iyi vasıta ve güzel elbise gibi her matluba şâmil oduğunu, uhrevî hasene'nin en büyüğünü ise: cennete girmek ve emniyete kavuşmak, teşkil ettiğini söylemiş­tir. Cehennem'den korumak: dünyada haram veya şüpheli olan şey­lerden kaçınmak gibi azabtan kurtulmayı hazırlayan sebebleri mü-yessir kılmak, yâhud lütf-u kerem buyurarak affetmekle olur.[832]

1591/1352- «Ebu Mûse'l-Eş'arî raâıyallahü anh'dan rivayet olun­muştur. Demiştir ki: Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem:

— Yâ Rabbî, benim günâhımı, cehlimi, isimdeki isra­fımı ve benden daha iyi bildiğin kusurlarımı bana bağış­la : (Zîrâ) bunların hepsi bende mevcuddur. Yâ Rabbî, gel geçmiş bütün kusurlarımla gizli ve aşikâr bütün yaptıklarımı ve benden daha iyi bildiğin hatâlarımı ba­na bağışla. İlerleten ancak sen, gerileten de ancak sen­sin; sen her şeye kaadirsin; dîye dua ederdi.»[833]

Bu hadîsi Buharı ve Müslim ittifakla tahrîc etmiştir.

Hatîe : Günâh, demektir. Cehil : îlmin zıddıdır. İsraf : Her şeyde haddi tecavüzdür. Emir kelimesinin isrâfdan evvel zikredilen cehil ve hatîe'ye teallüku da muhtemeldir. Cedd: Şakanın zıddı, yâni ciddiyettir. Amid : Kasden yapmak manasınadır. Bunun hatâ üzerine atfedilmesi, âmmın hâss üzerine atfı kabîlindendir. Çünkü hatâ şakada olduğu gibi kasden yapılan bir işde de olabilir. Bunun tekerrürü nevileri çok oldu­ğunu ve nefsin kusurlarda: hâli kalmadığını beyân içindir. Mukad-dim'den murâd; kulu kemâlât derecesine yükseltmek, ona muvaffaki­yet ihsan etmektir. Muahhir'de: dilediğini batıran, onu hayırdan uzak­laştıran demektir.

İbnî Abbas hadîsine göre bu duayı Resûtüllah (S.A.V.) gece nama­zında okurmuş. Hz Alî (R. A.) hadîsine göre ise her namazdan sonra okuduğu anlaşılıyor. Nerede okuduğu dahî ihtilaflıdır. Müslim riva­yetine göre selâmla teşehhüd arasında, îbni Hibbâri'm rivayetinde namazdan sonra yani selâm verdikten sonra okurmuş.[834]

1592/1353- «Ebu Hüreyre radıyallahü anh'dan rivayet olunmuştur. Demiştir kî: Resûliillah sallallahü aleyhi ve sellem:

— Allahım, şanımın muhafazası demek olan dinimi ıslâh buyur. Hayatım, içinde geçen dünyamı ve dönüşüm kendine olacak âhiretimi de ıslâh buyur. Hem bana her hayır hakkında hayatı ziyâde eyle. Ölümü de benim için her şeyden rahat kıl; d (iye duâ ed) erdi.»[835]

Bu hadîsi Müslim tahrîc etmiştir.

Bu duâ, iki cihanda hayrı tezammun etmektedir. Hadîsde ölmek için duâ etmenin caiz olduğuna bir delîl yoktur. Yalnız ölümün asan olmasını dünya ve kabir şerlerinden emin olarak gelmesini dilemenin caiz olduğu beyân büyurulmuştur. Zîrâ, kabir: dünyanın son; âhiretin ilk menzili olması dolayısîle, hem dünya, hem de âhiret serlerini ihti­va eder.[836]

1593/1354- «Enes radıyallahü anh'dan rivayet olunmuştur. Demiş­tir ki: ResûlÜüah solldlîahü aleyhi ve sellem:

— Allahım, beni öğrettiklerinle faydalandır. Bana faydalı olacak şeyleri de öğret; ve bana faydası olacak bir ilmi ihsan et; derdi.»[837]

Bu hadîsi Nesâî ile Hâkim rivayet etmişlerdir. Tirrnizî'de Ebu Hü-reyre'den buna benzer bir hadîs rivayet etmiştir. Bu hadîsin sonunda : Peygamber (S.A.V.) :

— Beni ilmen ziyâdeleştir. Hamcf her hâl (ü kâr'da) Al­lah'a mahsustur. Ben cehennemliklerin hâlinden Allah'a sığınırım; buyurmuştur. Hadîsin isnadı hasendir.

Hadîs-i şerif, ilmîn ancak faydalı olanı tahsil edileceğine delâlet' ediyor. Faydalı ilim, din ve dünyaya müteallik hususâtta kula lâzım olan bilgilerdir.[838]

1595/1355- «Âişe radıyaîlahü anhâ'dan Peygamber sdlldllahü aley­hi ve sellem'în kendisine şu duayı öğrettiği rivayet olunmuştur:

— Yâ Rabbî, ben senden bütün hayrı; peşinini sürelisi­ni, bildiğimi bilmediğimi dilerim. Bütün serden: peşinin­den, sürelisinden, bildiğimden, bilmediğimden sana sığı­nırım, ben senden kulun ve. peygamberinin dilediği şeyle­rin on hayırlısından isterim, Kulun ve Peygamberinin (şer­rinden) sığındığı şeylerden de sana sığınırım. Allah'ım ben senden cennetini ve ona yaklaştıracak kavil ve amei di­lerim. Cehennemden ve ona yaklaştıran kavil ve amelden de sana sığınırım. Benim için takdir buyurduğun her hükmü hayır (takdir) etmeni senden niyaz eylerim.»[839]

Bu hadîsi İbni SVlâce tahrîc etmiştir, İbnİ Hİbbân ile Hâkim onu sahîhkmislerdir.

Hadîs-i şerîf, dünya ve âhiret hususunda hayır duayı, dünya ve âhi-retin şerlerinden Allah'a sığınmayı, cenneti istemeyi ve her takdir-i ilâhinin hayır olmasını dilemeyi ifâde etmektedir. Hadîsde kulun aile­si efradına en güzel duaları öğretmesi gerektiğini işaret vardır.[840]

1596/1356- «Buhârî ve Müslim, Ebu Hüreyre radıyallahü aıt/ı/dan şu hadîsi tahrîc etmişie-dir. Demiştir ki: Resûlüliah sallallahü aleyhi ve sellem :

— Allaha sevimli, dile hafif, tartıda ağır iki kelime vardır: Allahı, hamdine bürünerek tenzih ederim. Ulu Al­lah'ı tenzih eylerim (kelimeleri), buyurdular.»[841]

İmam Buhârî (194—256) «el-Câmiu's -Sahîh» nâmındaki dün­yaca meşhur eserini bu hadîsi şerifle bitirmiştir. Sonraları bir çok hadîs imamları BukârVye tâbi' olarak eserlerini hep ayni hadîs iie tamamlamışlardır.

Buluğ-ul Meram'ın Mülahhısı olan Büyük Muhaddis İmam İbnİ Hacer-ül Askalânî (R. H.) de bu kıymetli eserini (20 - Rebîülevvel - 828 H. 10 - Şubat 1425 M. de Allaha Hamd ederek. Resulü (S.A.V.)'ne Sa-lâvat ü selâm fekrim tazim, ve tebcil ederek burada hitama erdirmiş­te. R. Aleyh[842] .

Hadîsdeki iki kelimeden murâd: iki cümledir. Her iki cümle ibare­de haber-i mukâddem'dir. Mübtedası «sübhânallah» cümlesidir. Cümie olduğu halde bundan müptedâ yapmak mümkin olmuştur; çünkü «şu söz» mânâsınadırlar. Haberin önce zikredilmesi, dinleyeni asıl mübtedâya dikkat etmeye teşvik içindir.

«Hafif» den murâd: dile kolay gelendir. Tîbî demiştir ki: «Hafiflik, kolaylığa» istiare edilmiş nıiisteâr bir sözdür. Dile kolay gelmesi, bazı eşyanın, sahibine hafif gelmesine benzetilmiştir.» Bu hadîsde, şâir tek­liflerde meşakkat bulunduğuna; mezkûr iki cümlenin dile kolay olmak­la beraber tartıda meşakkatli ameller gibi ağır basacağına işaret var­dır.

Ulemâ'dan bir zât'a iyiliklerin niçin ağır, kötülüklerin neden hafif geldiği soruldukda; «Çünkü iyiliğin acılığı görülür; tadı görülmez. O bundan dolayı ağır gelir; onun ağırlığı senin terketmene sebeb olma­malı. Kötülüğün ise tadı duyulur, acılığı duyulmaz. Bundan dolayı o ha­fif gelir. Binâenaleyh sakın onun hafifliği senin günâh istikâbına se­beb olmasın.» demiştir.

Hadîsi şerif âhiretde mizan'ın sübûtuna delildir. Nitekim KuKân-ı Kerîm'in bir çok âyetleri de aynı hakikati nâtıktır. Ulemâ mizan ve onda- tartılacak şeyler hakkında ihtilâf etmişlerdir. Bazılarına göre tar­tılacak şeyler amel defteridir. Çünkü ameller araz kabîlindendir; on­lar ağırlıkla yeğinlikle vasıflanamaz. Hadîs imamlarîle ulemâ'nm mu-hakkıklanna göre tartılacak şeyler amellerin kendileridir. Zîrâ âhirette amellerin de vücudları olacaktır. Hz. Câbir (R. A.)'dan merfu' ola­rak rivayet olunan şu hadîs buna delîldir:

«— Kıyamet gününde mizanlar kurulacak ve iyilikler, kötülükler tartılacak, her kimin iyilikleri kötülüklerinden bir dâne ağırlığı ağır gelirse cennete girecek; kimin kö­tülükleri iyiliklerinden bir â^ne ağırlığı ağır gelirse ce­henneme girecektir.»

— Ya iyilîklerSle kötülükleri müsavi gelirse (ne olacak?) diyenler oldu. Resûlüllah (S.A.V.):

— Onlar aTrâfll'ardr; buyurduîar.s Maamâfîh en salim yol, mizan, amellerin tartılması ve şâire gibi âbiret umurunun hak olduğu­na iman ederek keyfiyeti erini Allah TeâİC'mn/ilmine havale eylemektir..

Bazıları hiç günâhı olmayan ve pek çok sâlih amelleri bulunan mü'-mini bu hükümden müstesna saymış; ve böylesinin hiç hesap verme­den cennete gireceğine kaail olmuşlardır. Onlar hiç bir iyiliği olmayan fakat küfürden başka bir kötülüğü de bulunmayan kâfirin de hesap ver-mekden müstesna olduğunu; zîrâ soruca sualsiz cehenneme gideceğini söylerler. Kurtubî ulemâ'dan bazılarının: «Kâfirin sevabı yoktur, onun iyiliği mizana konmaz; çünkü Teâlâ Hazretleri : Ben kâfirler için kıya­met gününde mizan kurmam; buyurmuştur. Ebu Hüreyre'nin SdhîH'de rivayet edilen bir hadîsine göre: Kâfir Allah indinde bir SÎvrİ sineğin kanadı kadar tartı tutmaz: Duyurulmuştur. dediğini naklemişse de buna şöyle cevap verilmiştir: «Bu âyet ve hadîsin ifâde ettiği mânâ, kâfirin hakaretinden kinayedir. Bundan onun amellerinin tartılması lâzım gelmez.»

Hâsılı kıyamet gününde mü'min veya kâfir bütün kulların amelle­ri tartılacaktır. Delillerin umumu bunu göstermektedir.

Cenâb-ı Hak cümlemize imânımızda sebat, nezd-i Bârisinde mak­bul amellere muvaffakiyet ve hüsn-ü hatimlere mazhariyet ihsan bu­yursun.[843]

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizli tutulacak ve açıkta gösterilmeyecektir.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Allowed HTML tags: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Son yorumlar

HGS