«Birr Ve Sıla Babı»

«Birr Ve Sıla Babı»

Birr: hayır işlemekde geniş davranmaktır. Berr dahî bol bol hayır vermek olup Allah'ın sifatlarındandır.

Sıla: vuslat demektir. Hadîslerde sıla-i rahim'e sık sık tesadüf olu­nur. Bundan murâd: akrabaya yardım, iyilik etmek, onların hakları­na riâyette bulunmaktır. Sıla-i rahm'in zıddı katia-i rahimdir.[586]

1482/1251- «Ebu Hüreyre radıyallahü anh'den rivâyei olunmuştur. Demişür ki: Resûlüllah salîaîlahü aleyhi ve sellem :

— Her kim rızkının bollaştırılmasını ecelenin te'hîri-nİ dilerse sıla-i rahimini yapsın; buyurdular.»[587]

Bu hadîsi Buhârî tahrîc etmiştir.

İmam Ahmed b. Hanheî, Hz. Âişe (R. Anhâ)'da.n şu merfu' ha­dîsi rivayet ediyor:

«Sıla-i rahim ile güzel komşuluk, beldeleri ma'mur eder; Ömürleri de arttırır.»Ebu Ya'lâ dahî Hz. Enes (R.A.)'dan mer­fu' olarak şu hadîsi rivayet eder:

«Şüphesiz ki sadaka ve sıla-i rahim ile Allah ömrü art­tırır; ve kötü Ölümü defeder.»Bu bâbta başka hadîsler de vardır. îbni Tın şöyle diyor : «Buhârî hadîsinin zahiri, Teâfâ Hazretîerî'nin:

[588] (Ecelleri geldiği vakit ne bir saat geriye bırakılırlar; ne de bir saat öne alınırlar) kavline muarızdır. Bunların iki vecihle araları bulunur:

Birincisi, buradaki ziyâde taate muvaffak kılmak sebebi ile Ömürde hâsıl olan bereketten ve zamanın âhiretine yarayacak işlerle ma'mur ederek başka hususlarda zayi' etmekden kinayedir. Peygamber (S.A. V.J'in ümmetinin geçmiş ümmetlere nisbetle kısa ömürlü olması, bu­na mukabil kendisine Kadir gecesi'nin verilmesi de bu kabildendir. Hâsılı: sila-İ rahim tâatde muvaffakiyete ve günahdan korunmaya se­bep olur da öldükten sonra iyilikle anılması bakî kalır; bu suretle Öl­memiş gibi olur.

İkincisi : hadîsdeki ziyâde hakîkî mânâsında kullanılmıştır. Fakat bu hakikat ölüm meleğinin ma'lûmatına göredir. Âyetteki ise Allah'ın ilmine nisbetledir. Meselâ: Teâlâ Hazrefterİ ölüm meleğine der ki :

— Fîlân kulum sıla-i rahim yarapsa yüz yıl; yapmazsa altmış yıl yaşayacaktır; Halbuki onun îlâhî ilminde o kimsenin sıla-i rahim yapıp yapmıyacağı sabit ve ma'Iûmdur. işte Allah'ın ilmindeki ecel, ileriye geriye alınmaz; ziyâde ve noksan kabul eden, ölüm melâikesinin ilmin­deki eceldir...»

Tîbî ve diğer bazı ulemâ bu vecihlerden birinciyi tercih etmiş­lerdir. Taberânî'n'm zaîf bir senedle «es - Sağir» nâm eserinde Hz. Ebu'd-Derdâ' (R. Ay'dan tahrîc ettiği bir hadîs de birinci vechi te'yîd etmektedir. Ebu'd - Derdâ' demiştir ki :

«Resûlüllah (S.A.V,)'in yanında Sıla-i rahim yapanın eceli te'hîr edileceğinden söz edildi: ResûÜillah (S.A.V.) :

— Bu o'nun ömrüne ziyâde etmek değildir. Teâtâ Hazretleri: ecelleri geidiği vakit ne bir saat geriye bıra­kılırlar; ne de bir saat Öne alınırlar ;buyurmuştur. Şu ka­dar vzr ki, adamın Salih zürriyeti olur da Öldükten son­ra kendisine d.uâ eder; buyurdular.» Tdberânî bu hadîsi başka bir yoldan «el-Kebîr» adlı eserinde merfu' olarak da rivayet et­miştir.

İbni Fûreh, ömrün ziyâde edilmesinden murâd: iyilik sahibinin aklına ve fikrine bir âfet gelmemek olduğuna, kat'iyyetle inanmak­tadır. Bazıları buna, ilminde ve rızkında da âfet gelmemesini kat­mışlardır.

îbnü'l - Kayyım, ecelin te'hirini, kalbin zikrullah ile meşgul ol­ması, dîye tefsir etmiştir.[589]

1483/1252- «Cübeyr b. Mut'im radıyallahü anh/öan rivayet edilmiştir. Demiştir ki: ResûlüHah salîallahü aleyhi ve seîlem :

— Cennete, kaatl' —yani kat-» rahim yapan—giremez; bu­yurdular.»[590]

Hadîs müttefekun aieyh'tir.

Ebu Dâvud, Hz. Ebu Bekre (R. A./dan merfûan şu hadîsi tah-rîc etmiştir:

«Allah'ın, sahibine âhirete biriktirdiği ceza ile birlikde dünyada da cezasını vermeye lâyık, kat-ı rahim'den baş­ka bir günah yokdur.» Buhârî «el-Eedebü'l - Müfred» nâm ese­rinde Hi. Ebu Hüreyre'den merfu' olarak şu hadîsi rivayet eder :

«Gerçekten ümmetimin amelleri perşembe akşamı, cu­ma gecesi (Allah'a) arzolunur; fakat kat'ı rahim yapanın ameli kabul olunmaz.»

Ayni eserde, içlerinde kat'ı rahim yapan, bulunan bir kavme rahmet inceyeceğini bildiren bir hadîs de vardır. Taberânî, Hz. İbnî Mes'ud'dan şu hadîsi rivayet etmiştir:

«Şüphesiz ki gök kapıları kat'ı rahim yapana kapalıdır.»

Ulemâ sıla, yapılması vâcib olan akrabalığın ta'rifinde ihtilâf et­mişlerdir. Bazılarına göre, biri erkek diğeri kadın farzedildiği tak­dirde birbirlerine nikâh düşmeyecek derecedeki hısımlıktır. Bu kavle göre amca ve dayı çocukları mezkûr akrabalığa dâhil değil­lerdir. Delilleri: bir kadınla halasını veya teyzesini bir nikâhla alinak kat'ı rahimle neticeleneceği için haram kılınmış olmasıdır. Di­ğer bazılarına göre mirasçı oîan akrabadır. «Mirasçı olsun olmasın aralarında hısımlık olan kimselerdir» diyenler de bulunmuştur.

Kaadî Iyâz'ın beyânına göre sıla-i rahim'in birbirinden fazilet­li dereceleri vardır. Bu derecelerin en aşağısı akrabayı terk etme­yerek onlarla konuşmak veya hiç olmazsa selâm göndermek sureti ile sılada bulunmaktır. Sıla-i rahim kudret ve ihtiyaca göre deği­şir; ve yerine göre bazan vâcib, bazan müstehâb olur. Sıla-i rahimin bir kısmını yaparak bir kısmını yapamayan kat'ı rahim yapmış sa­yılmaz. Fakat iktidarı olduğu halde kendisine vâcib olan sılayı yap­mayan da bittabi sıla-i rahim yapmış sayılmaz.

Kurtubl, sıla-i rahmin umûmî ve hususî olduğunu söyler. Umûmî sıla-i rahim dînîdir; ve dîn kardeşini sevmek, ona nasihatte bulunmak, ona karşı adalet ve insaflı olmak, gerek vâcib, gerekse müstehâb bü­tün haklarına riâyet etmekle yapılır. Hususî olan ise bundan fazla olarak akrabaya nafaka vermek, vakti hâli olup olmadığını soruş­turmak ve kusurlarım görmezden gelmek gibi şeyleri de hesaba katmakla olur. îbni Ebî Cemre'ye göre sıla-i rahmin geniş mânâsı: Mümkün olan hayrı yapmak ve elden geldiği kadar kötülüğü defet­mektir.

Bütün bunlar müslümanlar hakkındadır. Kâfirlerle fâsıklara gelince: kendilerine nasihat kâr etmediği takdirde onlarla alâkayı kesmek îcâbeder. Bunun ne ile olacağı dahî ihtilaflıdır. Bazılarına göre onlara kötü muamele etmekle; diğerlerine göre iyilik yapma­makla olur. Çünkü hadîsler sılayı emir; kat-i rahm'i yasak etmiş­lerdir. Bu iki şeyin arasında vasıta yoktur.

Musannif sıla-i rahm'in üç derece olduğunu söyler. Bunlar: vâsıl, mükâfi' ve kaati'dır.

Vâsıl : iyilik ve ihsanda bulunan fakat kendisine iyilik edilmeyen­dir.

Mükâfi': aldığı nisbette verendir.

Kaatı' ise: akrabasına iyilik etmeyen onlardan da iyilik görmeyen yani tamamile alâkasını kesen kimsedir.[591]

1484/1253- «Muğire b. Şu'be radıyallakü anh'den rivayet-olundu­ğuna göre: Resûlüllah salîallahil aleyhi ve sellem:

— Şüphesiz ki annelere itaatsizliği, kızları (n«ı) diri diriye mezara gömmeyi, haksız yere emir ve nehîde bu­lunmayı Allah size haram kılmış; dedikoduyu, çok sual sormayı ve mal israfını da sizin için kerîh görmüştür.»[592]

Hadîs müttefekun aleyh'dİr.

Ümmehâf : Ümmehe'nin cem'idir. Ümmehe ve Ümm kelimeleri anne mânâsına gelirlerse de «ümmehe» yalnız akıl sahipleri için kullanılır. «Ümm» ise umumîdir. Burada yalnız anenin zikredilmesi onun hakkı pek büyük olduğunu göstermek içindir; yoksa babaya itaatsizlik de haramdır. Buîkînî'den nakledildiğine göre haram olan itaatsizlik, evlâdın anneye babaya veya onlardan birine; örfen kü­çümsenemeyecek bir eziyyetde bulunmasıdır. Binâenaleyh ebeveyn­den birinin emir veya nehyine örfen itaatsizlik sayılmayan bir şey­le muhalefet etmek, onlara isyan sayımladığı gibi, şer'î bir hak dolayısı ile evlâdın anne veya babasını mahkemeye vermesi de itaat­sizlik ve isyan değildir. Nitekim ashâb-ı kirâm'dan birinin oğlu baba­sının malına ihtiyacı olduğunu Resûlüllah (S.A.V.)'e şikâyet etmiş; Peygamber (S.A.V.) bunu itaatsizlik saymamıştır. Maamâfîh bazıları Resûlüllah (S.A.V.)'in cevaben:

«Sen de malın da babanınsınız» buyurmasına bakarak mese­leyi teemmüle şâyân bulmuş; ve mezkûr cevabı şikâyetin memnu' olduğuna delîl saymışlardır.

Bülkînî ebeveyne isyanı îzâh ederken söyle diyor: «O halde, itaatsizlik: başkasına yapılmış olsa küçük günahlar cümlesinden sayılacak haraâm bir eziyeti; evlâdın ebeveyninden birine yapma­sıdır. Bu suç onlara karşı büyük günah olur. Keza evlâdın, cihâd gibi kendisine vâcib olan şeyleden başka bir hususta nefsinin veya bir uzvunun telefinden korkarak ebeviyninin emir ve nehîlerine kar­şı gelmesi; veya onlara meşakkat veren yolculukda kendisine farz olmayan bir şey hakkında. muhalefette bulunması, ilim tahsili ve kazanç- gibi faydalı şeylerden başka bir hususta onları uzun zaman terketmesi onlara hürmet ve ta'zîmde bulunmaması da onlara is­yandır. Zîrâ ebeveynden biri geldiği vakit evlâd ayağa kalkmaz ve­ya yüzünü ekşetirse bu hareket başkalarına kargı bir suç sayılma­mak la beraber anne babaya karşı itaatsizliktir.»

«Ve'd» kızları diri diriye mezara gömmektir. Câhiliyyet devrinde araplar bunu yaparlardı. Çünkü kız çocuğu doğmasını istemezler; bunu kendileri için zül telâkki ederlerdi, ilk defa kızını diri diriye mezara gömenin Kays b. Asım-ı Temîmî olduğu söylenir. Araplardan açlık kor­kusu iie kız ve erkek bütün çocuklarını diri diriye mezara gömenler de bulunurdu. İslâmiyet bunu şiddetle menetmiştir.

cümlesine gelince ;men'eden murâd: Allah'ın menedilmemesini em­rettiği şeyi men'etmektir. Hattâ: Bana ver; mânâsına bir ism-i fiildir. Burada ondan murâd: istenmesi gerekmeyen şeyi istemektir. Onun için bunların ikisi de haram kılınmıştır.

«Dedi ve denildi» cümlesi burada, fiilin lâfzını hikâye sureti ile tenvînsiz zikredilmiştir. BuhârVnin bir rivayetinde bunlar fiillikden çı­karılarak isim olmak üzere tenvîn'Ie rivayet edilmişlerdir. Fakat tenvînsiz rivayeti daha çoktur.

Kîl-ü kaal'den murâd: işittiği bir sözü başkalarına nakletmek­tir. Bu nakil ya: «şöyle diyorlar; böyle söyleniyor» gibi söyleyen gizlenerek yâhud: «filân şöyle dedi» şeklinde söyleyenin kim oldu­ğu beyân edilerek yapılır ki lisanımızda dedikodu denilen şey bu­dur. Dedi-kodu'nun mene dilmesi, abesle iştigâl olduğundan ve zem, gîbet, koğuculuk gibi müslümâna memnu' olan şeyleri tezammm et-tiğindendir. Bilhassa söz uzayacak olursa mevzuu bunlardan hemen hemen hâlî kalmaz.

Muhibbi-i Taberî burada üç vecih olduğunu söylüyor. Şöyle ki:

1— Men'an ve hâti kelimeleri birer masdardır. Bu takdirde hadîs çok konuşmanın mekruh olduğuna işaret ediyor demektir.

2— Bunlardan murâd: halk arasında konuşulan sözleri başka­larına haber vermektir. Haber vermenin mekruh olması ya çok lâf ta­şımanın önünü almak yâhud da kendisinden bahsedilen kimse bundan hoşlanmadığı içindir.

3— Bu cümle ihtilaflı dînî meseleler hakkındadır. Mekruh olan derecesi hatâdan emin olamayacak kadar çok rivayet etmektir. imam Müslim'in tahrîc ettiği şu hadîs de bu veçhi te'ykl eder :

Çok suâlden murâd; ya dilenmek yâhud müşkil meselelere dâir so­ru sormaktır. Her ikisi birden kasdedilmiş de olabilir. Dilenmenin ha­ram olduğunu «zekat bahsi» nde görmüştük. Bazılarına göre çok sual­den maksad, halk arasında dolaşan havadis ve haberlerle muayyen bir insanın, duyulmasını istemediği sırlarıdır.

Mal israfı denilince hatıra gelen şey dînî dünyevî bir maksada mebnî olmayarak yapılan sarfiyattır. Bazıları bunu harama harcamak­la kayıdlamışlardır. Musannifa göre ise, dînî olsun dünyevî olsun; şer'-an mezun olmayan bir cihete mal sarfetmektir. Çünkü Allah Teâlâ ma­lı kullarının yararına halk etmiştir. İsraf ise, ya mal sahibinin yâhud başkasının menfaatini zedeler.

Fazla mal sarfiyatında da üç vecih vardır:

1— Şer'an memnu' olan yerlere mal sarfetmektir. Bunun haram olduğundan şüphe yoktur.

2— Şer'an me'zun olan yerlere sarfetmektir. Daha mühim bir hak­kın elden gitmesine sebep olmamak şartı ile bunun makbul ve matlup bir şey olduğunda şüphe yoktur.

3— Mubah olan cihetlere sarfetmektir. Bu da iki kısımdır: Birin­cisi mal sahibinin kendi kudretine münasip bir şekilde sarfiyatta bulun­masıdır. Bu israf değildir. İkincisi örfen kendine lâyık olmayan bir ci­hete mal sarfetmesidir. Eğer mevcud veya muhtemel bir kötülüğü defetmek içinse bu da israf değildir. Böyle değilse tumhur'a göre is­raftır. İbni Dakîki'î - İd : «Kur'ân'm zahirine göre bu israftır» de­miştir. İmam Gazâlî (450—505) Râfiî ve başkaları bunun haram olduğuna kaildirler.

İhtiyaçtan fazla bina yapmak, bilhassa onun zînet ve süsü için sarfiyatta bulunmak bilittifak mekruhtur. Sübkî (683—756) mü-bâh olan zevkiyat hakkında ihtilâf olduğunu söylemiştir.[593]

1485/1254- «Abdullah b. Amrİ'bnİ Âs radıyalldhü anhümâ'dan Pey­gamber satldUahü aleyhi ve scttem'âen işitmiş olarak rivayet olundu­ğuna göre Resûlüilah saUaîlahü aleyhi ve sellem:

— Allah'ın rızası ebeveynin -rızasında; gazabı da ebe­veynin gazâbındadır; buyurmuştur.»[594]

Bu hadîsi Tîrmîzî tahrîc etmiştir. İbni Hibbân ile Hâkim onu sahîhlemişlerdir.

Hadîs-i şerîf anne ile babayı razı etmenin evlâd üzerine farz; gü­cendirmenin ise haram olduğuna delildir. Zîrâ Allah'ın rızâsı onların rızâsına; gazâbıda onların gazabına bağlanmıştır. Binâenaleyh onların bu hakkı, cihâd gibi farz-ı kifâye olan vecîbelerden bile ileridir. Nite­kim Hazret! İbni Ömer (R. A.)'âan rivayet edilen şu hadîs de bunu te'yîd eder:

«Bîr adam cihâda gitmek için Peygamber (S.A.V.)'den izin istemeye geldi. Resûlültah (S.A.V.) :

— Ebeveynin sağmı? dîye sordu adam:

— Evet; dedî:

— O halde sen ancak onlar hakkında mücâhede et;buyurdular.»

İmam Ebu Davud'un, Hz. Ebu Saîd (R. .A./den rivayet ettiği bir hadîsde şöyle buyuruluyor: «Bîr adam Yemen'den hicret ederek Resûlüllah (S.A.V.)'e geldi ve:

— Yâ Resûlâllah, ben hicret ettim; dedi. Resûlüüah (S.A.V.) :

— Senin Yemen'de ailen varmı? diye sordu. Adam:

— Ebeveynim var; deyince :

— Sana İZİn verdilermi? diye sordular. Adam:

— Hayır; cevabını verdi. Resûlüllah (S.A.V.) : .

— Öyle İse hemen dön de onlardan izin iste. Eğer sa­na izin verirlerse cihâd et; Vermezlerse onlara itaat eyle; buyurdular.» İmam Şafiî ile diğer bazı Ulemâ'mn mezhebi budur. Onlara göre anne baba razı olmadığı vakit cihâdı terketmek vâcib olur; ancak namaz gibi farz-ı aym olan ibâdetler anne baba rızâsı­na bağlı değildir; onların rızâsı hilafın dahî edâ olunurlar.

Ek ser-i Ulemâ'ya göre ise anne baba, evlâdının bulunmamasından bir zarar görmeyecekse farz-ı kifâye olan ibâdetler hattâ bazılarına gö­re menduplar bİie onların rızâsı olmadan edâ edilebilir. Bunlar ebeveyn hakkını bildiren hadîsleri mübalâğaya hamletmişlerdir. Onlara göre evlâd Allah'a âsî olmamak şartı ile ebeviynine itaatle memurdur. Ni­tekim Teâlâ Hazretleri bu hususta :

«[595] Şayet annenle baban, bilmediğin bir şeyi bana şerik koşman ba­bında seninle münakaşa ederlerse, onlara itaat etme; ama kendileri ile dünyada iyilikle sohbet eyle» buyurmuştur.

Anne ile baba hakları birbirine karşı geldiği vakit anne hakki tercih edilir. Bunun delili İmam Buhârî'nin rivayet ettiği şu hadîs­tir :

«Bir adam :

— Yâ Resûlâflah, kendisine güzel sohbette bulunmama en ziyâde lâyık kimdir demiş; Resûlüllah (S.A.V.): Üç defa (tekrarlamak sureti ile) :

— Annendir; cevabını vermiş:

— Sonra :

— Babandır; demiştir.» İbni Battal diyor ki: «Bunun muktezâsı anne hakkının babanınkinden üç misli fazla olmasıdır. Bu her hâlde karnında taşıma, sonra doğurma, daha sonra emzirme zah­metlerinden dolayı olacaktır.» tbni Battal'm sözlerini te'yîd. eden âyetler de vardır.

Kaadî lyâz: «Cumhur-u Ulemâ annenin iyilik görme hususunda babadan daha haklı olduğuna kaildirler» demiş; bazıları bu hususta icmâ' olduğunu nakletmişlerdir.

Kardeşle dededen hangisi itaat ve iyilik görmeye daha lâyık oldu­ğu ihtilaflıdır. Kaadî lyâz, ekser-i ulemâ'ya.1 göre dedenin daha lâyık olduğunu söylüyor.

Kadın üzerinde en. ziyâde hakkı olan insan kocasıdır. Bunu İmam Ahmed b. Hanbeî ile Nesâî'nin Hz. Âîşe (R. An/ıâ/dan tah-rîc ettikleri şu hadîs beyân etmektedir:

«Peygamber (S.A.V.)'e :

— Kadının üzerinde hangi insanın en çok hakkı vardır? dedim:

— Kocasının; dedi:

— Erkeğin üzerinde kimin? dedim:

— Annesinin; buyurdular.» Maamâfîh anne baba bundan zarar görürse onların hakkı yinede koca hakkından önce gelir.[596]

1486/1255- «Enes radıyallahü anh'âen Peygamber sdlldllahü aleyhi ve sellem'den İşitmiş olarak rivayet olunduğuna göre Resûlüllah sallaîlahü aleyhi ve seîîem :

— Nefsim Kabze-i kudretinde olan Allah'a yemin ederimki, bir kul kendisi için dilediğini komşusu için de Yâhud din kardeşi içinde— dilemedikçe hakkîle îmân etmiş buyurmuşlardır.»[597]

Hadîs müttefekun aleyh'dir.

Bu hadîsi Müslim'de böyle, din kardeşi ile komşu arasında şek ederek rivayet olunmuştur. Buhârî'de zikredilen yalnız din karde­şidir.[598]

Hadîs-i şerif ulemâ arasında temel sayılan dört hadîsten biridir. Kalan üçüde: «Ameller niyetlere göredir.» «Helâl ve haram beyân edilmiştir...» ve «Kendisini alâkadar etmeyen şeyi terketmek. Kişinin iyi müslüman olmasının alâmetİerin-dendir» mealindeki hadîslerdir, ki bunlar ilende «Zühd-ü Takva» bâ-bmda görülecektir. Mezkûr hadîsler îslâmî kaidelerin mihveri mesâ-besindedirler.

Bu hadîs dindaş ve komşu haklarının pek büyük olduğuna delildir. Hattâ onlara riâyet etmeyenlerin îmânı bile nefî edilmiş ise de boylelerin îmândan mahrum olmadığı sair şer'i kaidelerden ma'lûm oldu­ğundan buradaki nefî «İmânın kemâli yoktur» mânâsına alınmıştır.

Kulun kendisi için dilediği şeyin ne olduğu burada ta'yin edil­memiştir. Hadîsin Nesâî'deki rivayetinde:

«Kendisi dilediği hayrı din kardeşi için de arzu etmedik­çe...» buyurularak bu cihet beyân edilmiştir. Ulemâ-i Kirâm'a göre bundan murâd: Onun için yapılacak taatlerle sair mubah olan şey­lerdir. Lâkin İbni Salâh (577—643) buna i'tirâz ederek şunları söy­lemiştir: «Bu yapılması imkânsız olan sarp işlerden sayılabilir. Hâlbuki hakikat öyle değildir. Çünkü hadîsin mânâsı: Kendisi için dilediği hayrı din kardeşi içinde arzu etmedikçe hiç birimizin îmânı kemâl bulamaz; demektir. Bunu yapmak ise din kardeşine o hay­rın bîr mislinin söz götürmez bir şekilde yani; kendine verilen ni'-metten noksan olmamak şartı ile verilmesini dilemekle olur. Selim bir kalp için bu kolay bir iştir. Onu yapmak ancak fesatçı kalplere zor gelir, Allah bize ve cümle din kardeşlerimize afiyetler ihsan buyur­sun.»

Yukarıdaki mütâlâalar hadîsin «Din kardeşi» rivayetine göre­dir. Komşu rivayeti ise, müslüman, kâfir, fâsık, dost, düşman, hı­sım, hasım uzak, yakın bütün komşulara âmm ve şâmildir. Binâe­naleyh kendine hayır dilemeye sebep olacak bütün sıfatlar hangi komşuda mevcutsa o komşu en yüksek mertebededir. Ondan sonra bu sıfatların ekserisini hâiz olana, daha sonra daha azı kendinde bulunanlara sıra gelir.

Böylece bir tek hasleti olana kadar İnilir; ve her komşunun hak­kı, hâline göre verilir. Filhakika bu bâbta Taberânî (260—360), Hr. Câbir (R. A.)'den şu hadîsi tahrîc etmiştir:

«Komşular üç nev'îdir. (Birincisi) bir hakkı olan komşu­dur. Bu Müşrik olup (yalnız) komşuluk hakkı vardır. (İkin­cisi) iki hakkı olan komşudur. Bu Müslümandır. Müslümanın hem komşuluk hem de islâmiyet hakkı vardır, (üçüncüsü) üç hakkı olan komşudur. Bu da akrabalığı olan müslüman komşudur. Bunun islâmiyet akrabalık ve komşuluk haklan vardır.» îmanı Buhârî'nin rivayetine göre: Hz. Abdullah b. Ömer bir koyun kesmiş ve yahûdî komşusuna ondan hediyye etmiştir.

Hâsılı komşu din kardeşi ise, kendisi için dilediğini onun içinde is­lemeli; Kâfirse müslüman olmasını temenni etmelidir. Ulemâ'dan Muhammeâ b. Ebî Cemre: «Komşuluk hakkına riâyet, îmânın kemâlindendir. Ona zarar vermek ise büyük günahlardan ma'duttur. Çünkü Rcsûlullah (S.A.V.) :

— Her kim Allah'a ve âhiret gününe inanırsa kom­şusuna ezâ etmesin; buyurmuştur. Bu hususta hâl iyi ve kötü kom­şuya nisbetle birbirinden farklıdır» demiştir.

Kötü komşuya hâline göre nasihat edilir. Kâfire Müslümanlık anla­tılır. Fâsık olana dahî münâsip bir lisanla nasihatta bulunulur. Vazge­çemediği takdirde onunla alâka kesilir ve bu hareketle onu te'dip kas­tedilir.

Komşuluğun hududu her taraftan kırk hânedir. Hz. Alî (R.A)'dan rivayet olunduğuna göre; ezanı işitenler, komşudurlar. Bazılarına göre, mescidde sabah namazını beraber kılanlar komşu sayılarlar. Bunları yerinde görmüştük.[599]

1487/1256- «İbnİ Mes'ud raâtyallahü anh'âan rivayet edilmiştir. Demiştir kî: Resûlüflah sallattahü aleyhi ve sellem :

— Hangi günah daha büyüktür? dîye sordum :

— Seni yaratmış olduğu halde Allah'a nazır ittihaz et­mendir; dedi.

— Ondan sonra hangisidir? dedim :

— Seninle beraber yemesinden korkarak evlâdını öl-dürmendir; buyurdu.

— Daha sonra hangisidir? dedim :

— Komşunun karısı ile zina etmenizdir; buyurdular.»[600]

Hadîs müttefekun aleyh'tir.

Allah'a şerik ve nazîr koşulmaması hususunda Kur'ân-i Kerîm'de :

«[601] O halde Allah'a nazîrler ittihaz etmeyin» buyıxulduğu gibi fakir­likten dolayı evlâd öldürme babında dahî :

«[602] Fakirlik korkusu ile çocuklarınızı Öldürmeyin» âyet-i kerîmesi na­zil olmuştur.Zina fi'linin müşakeret babından kullanılması, zinaya ka­dınında rızâsı olduğuna işaret içindir. Bu fiilde zina suçundan maada, kadını baştan çıkarma, kalbini başkasına meyil ettirme gibi kötülükler de vardırki, bunların hepsi birer büyük günahtır. Kadının komşu karı­sı olması bu husustaki hıyanetlerin en büyüğüdür. Çünkü komşunun komşudan beklediği şey, kendisini ve ırzını müdâfaa etmesi, kötülük­lerinden emin olmasıdır. Allah Teâlâ dahî komşu hakkına riâyeti ve ona iyilikte bulunmayı emretmiştir. Bu cihetler göz önünde bulundurularak komşunun karısıyla zina ve onun ahlâkını ifsat etmesi düşünülürse bu zinanın ne derece çirkin bir şey olduğu lâyıkı ile anlaşılır.

Hadîs-i şerif en büyük günahın Allah'a şirk koşmak olduğuna, on­dan sonra da haksız yere insan öldürmek geldiğine delildir. Şâir büyük günahların dereceleri, sebep oldukları mefsedetlere göre değişir.[603]

1488/1257- «Abdullah b. Amri'bnî Âs radıydllahü anhümâ'dan riva­yet olunduğuna gÖre Resûlüllah salldllahii aleyhi ve sellem :

— Kişinin ebeveynine söğmesi büyük günahlardan­dır; buyurmuş.

— Hiç İnsan ebeveynine sögermi? denilince :

— Evet bir adamın babasına söğer; o da onun baba­sına söğer; annesine söğer; o da onun annesine söğer; buyurmuşlardır.»[604]

Hadîs müttefekun aleyh'dİr.

Bu hadîsdeki «kişinin ebeveynine söğmesi» nden murâd: Onlara söğmeğe sebebiyet vermesidir.İbarede; müsebbebi zikirle, sebeb-i kasid kabilinden mecâz-ı mürsel vardır.

Hadîs-i şerif, anne ile babaya ezaya ve söğmeye sebep olmanın haram kılındığına delildir. Zîrâ bununla hem sebep olan hem de söğen günaha girmiş olurlar. İbni Battal: «Bu hadîs Sedd-i zerâyi'[605] hususunda bir esastır» diyor. Bundan şu neticeye varılır : Bir işin sonu harama varırsa o haram kasdedilmemiş bile olsa o işi yapmak haramdır. Bazıları bu hadîsde zann-i galip ile amel edilebiliceğine işaret görürler. Çünkü bazan babasına söğülen kimse, söğrnekle mu­kabele etmeyebilir. Lâkin ekseriyetle o da söğer.[606]

1489/1258- «Ebu Eyyub radıyallahü anh'dan rivayet olunduğuna gö­re, Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem :

— Müslüman bir kimseye din kardeşini üç günden fszla terketmek, karşılaştıkları vakit birbirlerine yüz çe­virmek helâl olmaz. Bunların en hayırlısı evvelâ selâm verendir; buyurmuşlardır.»[607]

Bu hadîs, müslümanın nıüslümanla üç günden fazla dargın, kal­masının haram olduğuna delildir: Üç günden fazlası haram olduğu­na göre üç gün dargın durmak haram değildir. Bunun hikmeti, insanda gazab ve huysuzluk cibillî olduğundan bunları gidermek için güç gün din kardeşini terketmesi affedilmiştir. îlk gün Öfkesi ya­tışır. İkinci gün kendine gelir; Üçüncü gün artık özür diler. Bundan fazlası ile kardeşlik hukuku ihlâl olur.

Hadîs, selâm vermekle dargınlık ve ayrılığın sona ereceğine de-Sâîet ediyor. Cumhur-u Utemâ ile İmam Mâlik ve gâ/iî'nin mezhep­leri budur. Bunlar TaberânVnin Hz. İbni Mes'ud'un amcası Zeyd b. Vehb tarîki ile rivayet ettiği mevkuf bir hadîsle de istidlal ederler. Mezkûr hadîsde :

«Dönmesi gelip ona selâm vermesidir» denilmektedir. İmam Ahmed'le bazıları: «Eğer darıldığı kimseye konuşmamak üzüntü veriyorsa yalnız selâm alması kâfi gelmez; eski hâllerine dönmele­ri behemehal lâzımdır» demişlerdir. Bazılarına göre terkedilenin hâline bakılır. Eğer selâmMan başka sözler söylemek kendisini hoşnud edecek ve dargınlığını giderecekse, konuşmak barışmanın ta­mamı sayılır. Böyle bir şeye ihtiyaç yoksa selâm vermek kâfidir.

Üç günden fazla süren dargınlık için İbni Abdilberr şöyle di­yor: «Konuşması, dargın olan şahsa dîni hususunda bir noksanlık getirecek veya nefsine yâhud dünyasına zarar verecek kimse ile üç günden fazla dargın durmanın caiz olduğuna Ulemâ ittifak etmişlerdir. Nice güzel dargınlık vardır ki, ezâ veren barıştan daha hayırlıdır.»

Kimlerle dargın durulabileceği hususunda yukarılarda söz geç­mişti.[608]

1490/1259- «Cabir radıyallahü anh'den rivayet edilmiştir. Demiştir ki: Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem :

— Her iyilik sadakadır; buyurdular.»[609]

Bu hadîsi Buharı tahrîc etmiştir.

Ma'ruf, nıünkerin zıddıdır. İbni Ebi Cemre diyorki: «Âdet olsun olmasın iyi amellerden olduğu şer'î delillerden anlaşılan şeye ma'ruf adı verilir. Eğer o iş niyetle yapılırsa sahibi kafi olarak ecir kaza­nır. Niyetsiz yapıldığı takdirde ecir işi ihtimali kalır.»

Sadaka : Allah rızâsı için verilen maldır; ve farz, mendup bütün sadakalara şâmildir, iyiliği «sadakadır» diye haber vermek teşbih-i be­liğ kabîlindendir. Maksad: sevap hususunda iyilik için sadaka hükmü olduğunu binâenaleyh yapılacak iyiliğin az da olsa hakir görülmemesi lâzım geldiğini bildirmektir. Bir hadîsde: «Her tesbîh sadaka, her

tekbîr sadaka, iyiliği emr sadaka, kötülükten nehî sada­kadır» buyurulmuştur; hattâ insanın kötülük yapmaktan kendim tut­ması sadaka sayılmıştır. Zaten hadîsimizdeki : «Her İyilik» ta'biri bütün salah amellere âmm ve şâmildir. îmam Tirmizî, Hz. Ebu Zerr (R. A.yĞ&n mervî olarak şu hadîsi tahrîc etmiştir:

«Din kardeşinin yüzüne gülümsemen senin için bîr sada­ka, iyiliği emir, kötülükten nehyetmen senin için bir sa­daka, dalâlet diyarında bir adamı irşâd etmen, senin için sadaka, yoldan taş'ı, tiken'i ve kemiği atman senin için sadaka, kovandan din kardeşinin kovasına suyu boşalt­man da sadakadır.[610]» Tirmisî bu hadîsi hasen bulmuştur. Onu îbni Hibbân'da «Sahîh-» inde tahrîc etmiştir.

Bu hadîslerde sadakanın yalnız aslına münhasır kalmadığına işaret vardır. Yani sadaka yalnız maldan olmaz; ve sadece zenginlere mah­sus değildir. Bilâkis onu herkes her zaman ve her şeyle yapabilir.[611]

1491/1260- «Ebu Zerr radtyaüahü an&Men rivayet olunmuştur. De­miştir ki: Resûlüllah saîîaUahü aleyhi ve sellem :

— İyilik nâmına hiç bir şeyi asla tahkîr etme; velev ki (iyilik) elin kardeşini güler yüzle karşılamandan ibaret Olsun; buyurdular.»[612]

1492/1261- «(Bu da) Ebu Zerr radıydttahü anh/den rivayet edilmiş­tir. Demiştir kt: Resûlüllah sallallahü aleyhi ve aellem:

— Bir çorba pişirdiğin vakit suyunu çok koy ve kom­şularını gör gÖZet; buyurdular.»[613]

Bu iki hadîsi Müslim tahrîc etmiştir.

Her iki hadîsde güler yüz göstermek sureti üe olsun iyilik yapma­ya teşvik vardır. İkinci hadîsde ayrıca komşu hakkına riâyet tavsiye olunmakta ve hiç olmazsa pişirdiği çorbadan ona hediyye etmek sureti ile görüp gözetilmesi îcâbettiği bildirilmektedir.[614]

1493/1262- «Ebu Hüreyre radıyallahü anh'ûon rivayet olunmuştur. Demiştir kî: Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem:

— Her kim bir müslümanın dünya gussaiarından bir gussasını giderirse, Allah onun kıyamet günü gussala-rından bir russasını giderir. Kim başı sıkılan birine ko-Isylık gösterirse Allah ona dünya ve âhîrette kolaylık ih­san eder. Kim bir müstümanın kusurunu Örterse Allah onun hem dünyada hem de âhirette kusurunu örter. (Hâ­sılı) Kul din kardeşinin yardımında oldukça Allahda o kulun yardımindadır; buyurdular.»[615]

Bu hadîsi Müslim tahrîc etmiştir.

Yalnız burada hadîsin metninde bazı değişiklikler vardır. Me­selâ: «neffese» kelimesi Müslim'de «Ferrece» şeklindedir. Ondan son­raki cümle de «Sahîk-i Müslim» de yoktur. Onu başkaları rivayet etmiştir. Maamâfîh mânâda bir değişiklik yoktur.

Hadîs-i' şerif bir kaç mes'eleye delâlet etmektedir. Şöyle ki:

1— Bir müslümanın dünyaya âid baş sıkısını çözmenin faziletini bildiriyor. Bu da hacetine ya mal vermekle veya ma'nevî nüfuzunu kul­lanarak onu zâlimin zulmünden kurtarmaya çalışmak, hasta ise ilâç almak, doktor getirmek gibi şeylerle olur.

2— Borçluya yardımda bulunmak ve kendisine kolaylık göstermek de baş çözmekten ma'dudtur. Bunun ayrıca zikredilmesi daha beliğ ve daha mühim olduğu içindir. Borçluya yardım ya kendisine uzun va'de vermek yâhud borcunu affetmek gibi şeylerle olur. Alacaklı her hangi bir şekilde borçlusuna kolaylık gösterirse, şüphesiz Cenâb-ı Hak da ona dünyevî ve tıhrevî bütün işlerinde kolaylık ihsan eder. Bu su­retle her işi yolunda gittiği gibi âhirette de sıkıntı çekmez; iyilikleri kötülüklerine galebe çalar.

3— Bir kimse bir müslümanın gizli bir kusurunu görür de başka­larına söylemezse me'cur olur. Ecri de ameli cinsindendir; yani onun kusurunu da Allah örter. Dünyada yaptığı bir kusuru kimseye duyur-madığı gibi âhirette de kabahatim yüzüne vurmaz; affeder. Bundan dolayıdır ki Peygamber (S.A.V.) müslümanları birbirlerinin kusurları­nı meydana çıkarmamaya teşvik etmiştir.

Ulemâ kusur gizlemenin vâcib değil mendup olduğuna kail olmuş­lardır. Binâenaleyh bir müslümanın gizli bir suçunu bilen onu hâkime haber verse, günahkâr olmaz. Ancak bu hüküm fitne ve fesatçılığı ile tanınmış kimseler hakkındadır. Bir defa bir suç işleyerek tevbe eden ve bir daha yapmayan kimsenin o kusurunu gizlemek îcâbeder, çünkü fesatçının kusurunu gizlemek, onu daha başka fitne ve fesatlar çıkar­maya teşvik olur. Bir defa suç işleyenin hâli böyle değildir. Buraya kadar verilen izahat ma'siyet işlendikten sonraya âiddir. Onu işlerken görenin hükmüne gelince : Men'etmeye iktidarı olursa derhal müdahe-lede bulunarak men'etmesi vâcibtir. Çünkü bu müdaheie mühkeri in­kâr demektir; müdahale etmemek helâl olamaz. Meselâ: Hırsızı biri­nin malını çalarken görenin mal sahibine haber vermesi îcâbeder; ak­si takdirde hırsıza yardım etmiş olur. Acaba hadîs râvîleri ile şâhidlerin, evkaf ve zekât memurlarının cerhi, gîbet sayılmazmı? Hayır, on­ların cerhi gîbet değil, bilâkis herkese vâcib olan bir nasihat ve dü­rüstlüktür; böylece olduğu da ittifâkîdir..

4— Kul din kardeşine yardım ettikçe AHah'da o kula yardım eder. Bu suretle kazanmağa gayret gösterdiği bir şeyi kolayca elde ediverir. Vâkıâ her işde AHah kulunun muinidir: Fakat bu avn-ü inayet, din kar­deşine yardım edene daha fazladır. Binâenaleyh müslümana gereken, din kardeşini kendinden ileri tutmaktır; zîrâ Allah'ın kemâl-i inayetle­rine nail olmanın yolu budur.[616]

1494/1263- «İbni Mes'ud radıyallahü cmVdan rivayet olunmuştur.

Demiştir ki: Resûlüllah sallallahü aleyhi ve seîîem:

— Her kim bir hayra delâlet ederse kendisine o hay­rı yapanın ecri kadar ecir vardır; buyurdular.»[617]

Bu hadîsi Müslim tahrîc etmiştir.

Hadîs-i şerîf, hayra delâlet edenin onu yapan kadar ecir ve sevap kazanacağına delâlet ediyor. Bu bâbta:

«Her kim İslâmda güzel bir çığır açarsa o çığır'ın ve onunla amel edenlerin ecri kendisinin olur» hadîsi de var­dır.

Hayra delâlet, onu yapmasını söylemek ve yapmak isteyene nere­ye müracaat edeceğini göstermek, nasîhatta bulunmak ve faydalı eser­ler yazmak gibi şeylerle olur.

«Hayır» in mânâsı dünya ve âhirete âid bütün hayırlara şâmildir. Ne büyük meziyettir ki kelâm-ı Nebevî'nin mânâları akıllara hayret verecek derecede şümullü; Kelimeleri o nisbette vazıhtır.[618]

1495/1264- «İbni Ömer radıyalîahü anhümû'âan Peygamber saîlallahit aleyhi ve sellem'ûen işitmiş olarak rivayet edildiğine göre Resû-lüîtah saîldllahü aleyhi veseTtevn:

— Her kim Allah aşkına size sığınırsa onu koruyun. Her kim sizden Allah aşkına bir şey isterse) ona verin; her kim de size bir iyilik yaparsa onu mükâfatlan­dırın, eğer (verecek bir şey) bulamazsamz kendisine dua edin; buyurmuşlardır.»[619]

Bu hadîsi Beyhakî tahrîc etmiştir.

Ayni hadîsi Ebu Dâvud, îbni Hibbân ve Hâkim de tahrîc et­mişlerdir. Yalnız bazı rivayetlerinde az çok kelime değişiklikleri ve ziyâdeler vardır. Meselâ bir rivâyetde :

«Eğer ona mükâfat vermekten âciz kalırsanız; şükretti­ğinize kanâat getirinceye kadar ona duâ edin; çünkü Al­lah şükredenleri sever» buyurulmuştur. Tirmizî şu hadîsi riva­yet ediyor :

«Eğer bir kimseye bir hedîyye verilir de (karşılığında) ve­recek bir şey bülabilirse ona karşılık hediyye versin; (ve­recek şey) bulamazsa sena etsin; zırâ sena eden muhaKkak şükretmiş olur. Her kim (hakîkaü) giderse muhakkak küf-rân-ı ni'met etmiş olur.»

«Her kin Allah aşkına srze sığınırsa omı koruyun»

cümlesinin mâm- i: Eğer bir kimseden, üzerine farz olmayan bir şey istenir de yapamaz ve size iltica ederek özür dilerse, onu kendi hâline bırakın, affedin; demektir.

Hadîs-i şerîf, böyle bir kimseden artık o şeyin istenmeyeceğine Al­lah aşkına - isteyen kimseye istediğini vermek gerektiğine, iyilik yapa­na mükâfat vermek lâzım geldiğine, verilecek mükâfat bulunamadığa takdirde kendisine duada bulunmak îcâbettîğine delildir. Ancak veril­mesi veya istenilmesi memnu' olan şeyleri vermek îcâbetmez. Bu toab' da Tdberânî, Hz. Ebu RSuse'I - Eş'arî (R. A./dan şu hadîsi rivayet et­miştir :

«Allah aşkına isteyen (dilenci) mei'undur. Kendisinden Allah aşkına istenilen ve kötü bir şey istememiş olmak şartıyla dilenciye nesne vermeyen kimsede mei'undur; derken işittim.» Dilenciye Iâ'net edilmesi, bıktırılacak derecede ısrar ettiği takdirdedir. Vermeyene Iâ'net ise verilebilecek bir şeyi verme­diği zamana mahsustur. Ulemâ bu hcJîsi kerâhate hamletmişlerdir.[620]

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizli tutulacak ve açıkta gösterilmeyecektir.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Allowed HTML tags: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Son yorumlar

HGS