Tevekkülün Dereceleri

Tevekkülün Dereceleri

Tevekkülün üç derecesi vardır:

Birinci derecede olan, gayretli, açık konuşan cesur ve merhametli bir avukata güvenen bir kimse gibidir.

İkinci derecede bulunan kimse, bir çocuğa benzer. Çocuk kendine verilen her şey'i annesi gönderdi sanır. Acıkınca annesini arar. Korkun­ca annesine sığınır. Çocuğun bu hali, kendiliğinden olup başkasının öğretmesiyle, zorla değildir. İhtiyarı ile de değildir. Bu derecede bulunan kimsenin, kendi tevekkülünden haberi olmaz. Çünkü vekilini kendinden ayrı bilmez. Birinci derecede bulunan ise, tevekkülünü bilir ve zor ile ihtiyarı ile tevekkül eder.

Üçüncü derecede bulunan kimse, yıkayıcının elindeki ölüye benzer Kendisini Allahü Teala'nın kudreti ile hareket eden bir ölü gibi görür. Dert ve acılarla karşılaşırsa, kurtulmak için, dua bile etmez. Halbuki bebek, canı acıyınca annesini çağırır. Bu öyle bir çocuğa benzer ki, an­nesini çağırmaz. Çünkü annesinin, hep ona baktığını, imdadına koşmağa hazır olduğunu bilir.

Bu üçüncü derecede bulunanların da, ihtiyarlan ellerinde değildir. Fakat ikinci derecedekiler vekile koşar, yalvarır. İhtiyar, birinci dere­cede vardır ve vekîlin istediği adetlere, sebeblerine yapışmaktadır. Mes'ela, avukatın adeti, bu bulunmadıkça ve dosya hazır olmadıkça, mahke­meye gelmez ise, bu sebebleri hazırladıktan sonra, işi avukata bırakır. Bundan sora herşey'i vekilden bekler. Dosyayı hazırladığını da, vekilden bilir. Çünkü onun adeti ve işareti ile hazırlamışlardır. O halde, birinci derecede bulunanlar, ticaret, çiftçilik yapar. Bir san'at öğrenir. Allahü Teala'nın adeti olan sebeblere yapışır. Fakat tevekkülü bırakmaz, çalış­masına güvenmeyip, Allahü Teala'nın fazlına, keremine, ihsanına güve­nir. Kendisini, başvurduğu sebeblerle, maksada eriştirmesini O'ndan bek­ler. Nitekim, ticaret, çiftçilik sebeblerini de, O gönderdi der. Sebeblere yapışıp, eline geçeni Allahü Teala'dan bilir. İşte Sûre-i Kehf'deki:

“Her şeye kuvvet veren, ancak Allahü Teala'dır” ayet-i kerîmesinin manası budur. Çünkü havi, hareket demektir. Kuvvet, kudret demektir. Bir insan, kuvvetinin kendisinden olmayıp, Allahü Teala'nın yarattığını bilirse, herşey'i O'ndan bekler. Hülasa işlerin meydana gelmesinde, sebebleri ara­da görmeyen kimse, Allahü Teala'dan başka, kimseden bir şey beklemez. Tevekkül etmiş olur.

Tevekkülün en yüksek derecesini, ariflerin sultanı, Bayezid-i Bestamî haber veriyor. Şöyle ki, Ebû Mûsa Dineverî diyor ki:

“Tevekkülün ne olduğunu Bayezid'e sordum.”

“Sen ne dersin?” dedi. Alimler buyuruyor ki:

“Sağın, solun, her tarafın yılan, akrep dolu olsa, kalbine bir şey gelme­mesi tevekküldür”, dedim. Buyurdu ki, “Bunu yapmak kolaydır. Benim yanımda tevekkül, kafirlerin hepsini Cehennemde azab içinde, mü'minlerin hepsini Cennette nîmetler içinde görüp de, ikisi arasında hiç ayrılık bulmamaktır. Ebû Musa'nın dediği, tevekkülün yüksek derecesidir. Fa­kat bu, zarardan sakınmamak demek değildir. Ebû Bekir (radıyallahü anh) mağarada, yılanın deliğine mübarek ayağını dayayarak, ondan ko­rundu. Halbuki onun tevekkülü, daha üstündü. Fakat o yılandan kork­muyordu. Yılanı yaratandan, O'nun yılana kuvvet ve hareket vermesinden korkuyordu. Her şey'in kuvveti ve hareketinin, ancak Allahü Teala'­dan olduğunu görüyordu.

Tevekkül etmek, çalışmamak demek değildir. Çünkü Ebû Bekir (ra­dıyallahü anh) her işinde tevekkül sahibi idi. Halîfe seçildiği zaman, çar­şıda kumaş satıyordu. Ya Halîfe! Devlet idare ederken, ticaret yapmak olur mu? dediklerinde:

“Çoluk çocuğuma bakmazsam, millete nasıl ba­karım?” buyurdu. Bunun üzerine Halîfeye Beytülmaldan aylık vermeyi uygun buldular. Bundan sonra her saat, millet işleri ile uğraştı. Kendisi tevekkül edenlerin en yükseği iken, ticaret ederdi. Fakat para kazanma­yı düşünmezdi. Kazancını sermayesinden, çalışmasından bilmez,.Hak Teala'dan bilirdi. Malını din kardeşlerinin malından daha çok sevmezdi.

Tevekkül etmek için zühd lazımdır. Zahid olmak için ise, tevekkül lazım değildir. Ebû Cafer Haddad, Cüneyd-i Bağdadî'nin hocası idi. Çok tevekkül ederdi. Yirmi sene, tevekkül ettiğini, kimseye belli etmemişti. Her gün, pazarda bir dinar kazanırdı, (Dinar, bir miskal altundur. Bir sniskal. dört gram ve seksen santigramdır). Hepsini fakirlere sadaka ve­rirdi. Cüneyd, onun karşısında tevekkülden söylemezdi. Onun yanında, onda bulunan şey'den konuşmağa utanırdım buyururdu.

Tasavvuf adamlarının çarşıda, pazarda, halk aralarında dolaşmala­rı, tevekkülün az olduğuna alamettir. Evlerinde oturmaları, Allahü Teala’dan beklemeleri lazımdır. Meşhur yerde, tekkede oturmaları da, çarşıda oturmak gibidir ki, kalblerinin rahat etmesine sebeb, şöhretleri olmak tehlikesi vardır. Fakat şöhret hatırlarına gelmezse, çalışan insan gibi, tevekkül etmiş olur.

Hülasa, tevekkülün esası, insanlardan bir şey beklememek, sebeblere güvenmemek, her şeyi, yalnız Allahü Teala'dan beklemektir, İbrahim-i Havas buyuruyor ki:

“Hızır aleyhisselamı gördüm. Benimle arkadaşlık et­mek istedi. Fakat ben istemedim. Çünkü kalbimin ona güvenerek, rahat etmesinden, tevekkülümün azalmasından korktum.” Ahmed İbn Hanbel, bir işçi tutmuştu. Talebesine, işçiye gündeliğinden fazla bir şey ver, dedi. İşçi almadı. İşçi gidince, talebesine, arkasından gidip, o şey'i ver! Şimdi alır, dedi. Talebe, sebebini sordukda:

“O zaman bir şey vereceğimizi kal­bi umuyordu. Onun için almadı. Şimdi, giderken hiç ümidi kalmadığı için, alması, tevekkülüne zarar vermez,” dedi.

Demek ki, çalışanların tevekkülü, sermayeye güvenmemektir. Bunun alameti de, sermaye elden giderse, kalbinin hiç sıkılmaması, rızıktan ümi­di kesilmemesidir. Çünkü Allahü Teala'ya güvenen bir kimse, hiç umma­dığı yerden rızık göndereceğini bilir. Eğer göndermezse, benim için böy­lesi hayırlı imiş, der.

Böyle bir tevekkül elde edebilmek kolay değildir. Bir kimsenin bü­tün malı çalınır veya felakete uğrayıp da, kalbinin hiç değişmemesi, herkesin yapacağı şey değildir. Böyle tevekkül eden, pek az bulunur ise de yok değildir. Böylece tevekküle kavuşmak için Allahü Teala'nın fazl, rah­met ve ihsanının sonsuzluğuna ve kudretinin kemal üzere büyük olduğu­na, kalbin tam inanması, yakîn hasıl etmesi lazımdır. Birçok kimseye ser­mayesiz rızık gönderdiğini, birçok sermayenin de felakete sebeb olduğu­nu düşünmelidir. Kendi sermayesinin elinden gitmesinin hayırlı olduğu­nu bilmelidir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki:

“Bir kimse geceyi, yarın yapacağı işleri düşünmekle geçirir. Halbuki o iş, bu kimsenin felaketine sebeb olacaktır. Allahü Teala, bu kuluna, acıyıp, o işi yaptırmaz. O ise, iş olmadığı için, üzülür. Bu işim neden olmuyor. Kim yaptırmıyor. Bana kim düşmanlık ediyor diye arkadaşlarına kötü gözle bakmaya başlar. Halbuki, Allahü Teala, ona merhamet ederek felaketten korumuştur” Şüphesiz, hastalar, ölümü çok hatırlar. İşte bu altı sebebden dolayı, bazıları ilaç kullanmamıştır.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sebeblere muhtaç olmadı­ğı için, kullanırdı.

Son söz olarak deriz ki, hastalık sebeblerinden kaçınmak, tevekküle mani değildir. Halîfe Ömer (radıyallahü anh) Şam'a gidiyordu. Şam'da taûn olduğu işitildi. Yanında bulunanların bazısı, Şam'a girmeyelim, dedi. Bir kısmı da Allahü Teala'nın kaderinden kaçmayalım, dedi. Halîfe de:

“Allahü Teala'nın kaderinden, yine O'nun kaderine kaçalım, şehre girme­yelim. Birinizin bir çayırı ile bir çıplak kayalığı olsa; sürüsünü hangisine gönderirse, Allahü Teala'nın takdîri ile göndermiş olur,” buyurdu. Abdurrahman İbn Avf'ı (radıyallahü anh) çağırıp, sen ne dersin? buyurdukta:

“Resûlüllah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) işittim:

“Veba olan yere gir­meyiniz ve veba olan bir yerden, başka yerlere gitmeyiniz, oradan kaçma­yınız” buyurmuştu”, dedi. Halîfe de:

“Elhamdülillah, benim sözüm hadîs-i şerîf'e uygun oldu deyip, Şam'a girmediler. Veba bulunan yerden dışarı çıkmanın yasak edilmesine sebeb, sağlam olanlar çıkınca, hastalara bakacak kimse kalmaz, helak olurlar. Vebalı yerde kirli hava, herkesin içine yerleşince, kaçanlar hastalıktan kurtulamaz.” Hadîs-i şerîf'te buyuruluyor ki: “Veba hastalığı bulunan yerden kaçmak, muharebede kafir karşısından kaçmak gibi, büyük günahdır”.

Tevekkül etmek için, hastalığını herkese bildirmemek lazımdır. Özür­süz bildirmek ve şikayet etmek mekruhtur. Yalnız faydası olacaklara, ta­bibe veya aczini, zavallılığını bildirmek için söylemek, mekruh olmaz ve tevekkülü bozmaz. Nitekim Alî (radıyallahü anh) hastalanmıştı.

“Nasılsın, iyi misin?” Dediklerinde:

“Hayır”, dedi. Şaşıp, birbirine bakıştılar.

“Allahü Teala'ya aczimi gösteriyorum,” buyurdu. Bu söz onun haline layık idi, O cesaret ve kuvveti, yiğitliği ile aczini biliyordu ve:

“Ya Rabbî, bana sa­bır ihsan et”, derdi.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki:

“Allahü Teala’dan afiyet isteyiniz. Bela istemeyiniz!” Demek ki, bir özür olmadıkça, hastalığı herkese söyleyip, halinden şikayet etmek haramdır. Şikayet ni­yeti ile değilse haram olmaz. Fakat söylememek daha iyidir. Çünkü, çok söyleyerek şikayet şeklini alabilir. Hastanın inlemesi kendisine zararlıdır dediler. Çünkü inlemekte, feryad etmekte, herkese duyurmak vardır. Fudeyl ibn lyad, Bişr-i Hafî ve Veheb ibn Verd hasta oldukları zaman, kim­se bilmesin diye, evlerinin kapılarını kilitlerlerdi.[2]

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizli tutulacak ve açıkta gösterilmeyecektir.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Allowed HTML tags: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Son yorumlar

HGS